BİR BAŞKA GÖRMEK

Zeynep Kazu

 

 

Geçtiğimiz günlerde “Şu Ana dek Yaşadığım En İlginç Deneyimler” listeme bir yenisini kattım. 20 Ocaktan beri İstanbul Gayrettepe Metro İstasyonu’nda gezilebilen bir sergiden söz ediyorum aslında: Karanlıkta Diyalog. Belki çoğunuzun haberi vardır ya da adı tanıdık geliyordur. Gitmek isteyip de fırsat bulamayanlar için yazımda, elimden geldiğince az bahsedeceğim içeriğinden. Daha çok bende uyandırdığı hislere ve üzerimdeki etkilerine odaklanacağım.

Karanlıktan benim kadar çok korkan bir insan için bu sergi biraz gerginlikle başlıyor. Çünkü gezdiğiniz alan oldukça büyük ve hiçbir şekilde göremiyorsunuz. Size, görme engelli birisinin rehberlik edişi işi daha da ilgi çekici kılıyor. Alana girmeden dağıtılan bastonlar ve elleriniz, gözlerinizin işlevini bir buçuk saatliğine devralıyor. Hayatı boyunca dünyayı çoklukla gözleriyle algılamış kişiler için bu oldukça zorlu bir alışma süreci hâliyle. Alana ilk girişte belirsizliğe, el yordamı ve rehberin sesiyle dolaşmaya alışmak imkânsız gibi görünse de zamanla yabancılık hissi azalıyor. Yaklaşık on kişilik grubunuzla dünyanın en sıra dışı gezisini yaparken zaman nasıl akmış anlayamıyorsunuz bile.

18

İçerde şehir hayatının pek çok parçası sesler, kokular ve hareketlerle yaşatılıyor. Özellikle sese odaklanmak beni çok etkiledi çünkü biri bana seslendiğinde sesin yerini anlamakta çok güçlük çeken biri olan ben, içerde rehberin sesine giderek yerini elimle koymuş gibi bulan ben’e dönüştü. Sanırım en güzel özelliklerinden birisi de kendinizi keşfedebilmeniz bu yüzden. Örneğin, dokunduğumuz şeyin bir çöp kutusu olduğuna şaşırıyorduk topluca çünkü hiç dokunarak anlamamışız önceden. Tüm bu basit, her gün “gördüğümüz” şeyler birdenbire yeni keşifler oluyordu.

Tur boyunca en büyük güvencem rehber ve sergiye birlikte gittiğim arkadaşım oldu. Rehber oturmamıza, kapılardan geçmemize yardım etmeseydi, bizi yönlendirmeseydi gezmek mümkün olmazdı. Aynı şekilde belirsizliğin gerginliğinde tanıdık birisine tutunmak yardımcı oldu bana çünkü gerçekten zifiri karanlık bir dünya var içerde. Ama rehber ve görme dışındaki duyular bu dünyaya ışık oluyor, bunu hissetmek muhteşemdi tek kelimeyle. Sergi alanı boyunca yaşanan çarpıcı zıtlıklar da bir diğer muhteşem nokta bence, içerde “engelli” sizsiniz örneğin. Siz sağa sola dokunup yalpalayarak, ellerinizle boşluğu yoklayıp çaresizce ilerlemeye çalışırken ya da gitmemeniz gereken yönlere sapınca rehberiniz kafasındaki harita sayesinde sizi çabucak kurtarıyor. Kesinlikle burayı gezen birinin görme engelli insanlara karşı bakışının çok değişeceğine inanıyorum bundan dolayı.

19

Turun son durağı bir kafe düzeninde oluşturulmuş bir mekân, ama yine karanlık tabii. Ben yine arkadaşıma zulmeder gibi yapışarak ilerlemeye çalışırken rehber oturmamıza yardımcı olmak için durdurdu bizi. Oturma faslında birden kopuverdik arkadaşımla, burası son derece güvenli bir sergi alanı olmasına rağmen hemen panik oldum. Elimle yokladığım bir yere oturup arkadaşıma sesleniyordum, havada ellerimle ona ulaşmaya çalışarak. Tam o sırada rehber kulağıma fısıldadı: “Hişt! Çaktırma ama masada oturuyorsun!” diye. Kaldırdı beni koltuğa götürdü arkadaşımın yanına, o ara beni bir gülme aldı ve sorguladım da aynı zamanda. Böyle bir dünyada “sandalyeye oturmayı” bile başaramıyordum.

Çıkmak üzereyken arka taraflardan sesi gelen ve yaklaşık on beş yaşında olduğunu tahmin ettiğim bir çocuk: “Anne seni göremiyorum!” diye bağırdı birden. Son beş dakikada bunu demesiyle kendimi tutamadım, yüksek sesli bir “Hadi canım!” kaçtı ağzımdan gülmeyle karışık. “Konsepti hiç anlamamışsın” bazlı gülmelerim bir yana düşündüm ki insan serginin amacını bilerek girse ve sonuna kadar gelse bile içinden böyle bağırmak geliyor aslında. “Göremiyorum!”

20