Türkçe’de bakmak, geçişsiz bir fiildir; nesne almaz. İnsan öylece, avare bir şekilde bakar. Bundan şu anlaşılır ki bakış, bakılan şeyi kendi etkisi, tahakkümü altına alamaz. Bakılan, orada öylece duruyordur. Bir anlık bakışla, göz nesneye temas eder ve geçer. “Hiç, öylesine bakıyordum”. Türkçe’de bir şeyi bakılmaz; bir şeye bakılır. Öyleyse bakmak, bir yönelme içerir. Bakan, baktığı şeyin kendisini sunduğu görüntüyü kabul eder.
Sayfa 21 yükleniyor…
Türkçe’de ismin -i hali için belirtme hali denir. Batı dillerinde bu hal için akuzatif denir ki; itham etmek, bir davaya davet etmek anlamındadır.
Alev Alatlı: İsim varoluş demektir. Varoluş, isim ile eş tutulan bir soyutlama ve sembolleştirme ile mümkündür. İsmi olmayan hiçbir şey var olamaz. Var olmayan hiçbir şeyin ismi yoktur.2
Öyleyse bakış, -i bakmak mümkün olmadığına, yanı bakılanı itham etme, onu belirtme ihtimali dilde mümkün olmadığına göre, dil alanına ait değildir. Bakış, bakılan ile bakanın birlikte varoluş alanında kendini ortaya çıkartır. Ancak akuzatif bir eylem söz konusu olduğunda isim ile eş tutulan bir varoluş mümkündür ki, bu da görme fiilindedir.
Bakmak, bakandan bakılana yönelmiş bir eylemden çok bakılanın bakana kendisini dayatmasıdır. Bakmak, kendisini açık hedef haline koymak, gelene karşı koymamaktır. Teslimiyet olarak bakma, geçip giden görüntüler ırmağının akıntısına kendini bırakmaktır. Tam da bu yüzden şair, kör olmakla sıfatlanır. Yunanlar, tam da şiirin bakarak değil duyarak yazılabileceğini işaret etmek için, Homeros’un kör olduğunu sıkça vurgulamıştı. Abderalı filozof Demokritos, nesnelerin görünümü kendini aldatmasın diye bahçesinde gözlerini oymuştu.
Heidegger: Teori kelimesi Grekçe theôrein fiilinden gelir. Theôrein fiili, iki kök kelimenin, thea ve horaônun bir araya gelmesinden çıktı. Thea (tiyatro da bu köktendir) bir şeyin kendisini gösterdiği dış görüntü, veçhedir, bir şeyin kendisini sunduğu dış görünüştür. Theôrein’deki ikinci kök kelime, horaô şu anlama gelir: bir şeye dikkatlice bakmak, onu gözden geçirmek, ona yakından bakmak.3
Horaôdan şu anlaşılır ki, bir şeye ancak eğilerek bakılır. Türkçe’de birisine bakmak, İngilizce’de look after (elifi elifine: uzağa ve/ya arkasına bakmak) fiillerinde, birisinin iyi olmasını sağlamak, yardıma muhtaç birisinin ‘bakım’ını üstlenmek tınısı duyulur. Nitekim teori kurmak, bir disiplini, anlayışı tedavi etmektir. Orijinal bir tez ileri süren kişinin aldığı akademik doktor payesi, bu anlam alanına ışık tutar. Bakmak, dikkat kesilerek bakmak, bir şeye nazar (ki teori anlamındaki nazariyenin de köküdür) kılmak, bu anlamda pasif bir eylem değildir; masum hiç değildir. Tam da “nazar değmesi”nde görünen o anlam, yani tedavi edici olmayan bakmak; hasta eder, çürütür.
Hadis: Nazar neredeyse kaderi geçecekti.4
Öyleyse bakış, bir bıçak sırtında durur: Ya sağaltacak, onaracak, tamir edecek ya da… Ya da’sı şu: Bakışta nötr olan hiçbir şey yoktur. Bakış yerinde duracak, yerinde sayacak bir şey değildir.Ya iyi edecektir ya kötü… Nihayetinde tarafların
keskinleştiği, safların belirdiği, ayrımların netleştiği bir yerdedir bakış. Qui enim non est adversum vos, pro vobis est.5
Bakışın belirlenimi neredeyse geçecek (fakat geçmemiş) olması, bakışın görmeye doğru müthiş bir zorlanma içerdiği, bakmaktan görmeye doğru neredeyse karşı konulmaz bir akışın ortasında yer alındığı tesbitidir. Fakat yine de geçmemiştir işte; bakmak ile görmek arasındaki o kapanmaz uçurum hep var olacaktır.
Sıkça söylendi: Görmek ile bakmak aynı şeyler değildir. Görmek, her zaman için bir şeyi görmektir. Görmek, aynı zamanda kendi istediği gibi görmektir. Görmek düzenler, bakmak kabul eder. Göz odayı, hüzünle kapatıyorsa burada durup düşünmek gerekir: Varoluş kriz durumlarında billurlaşır. Sınır durumların içine açık gözlerle girdiğimizde biz, biz oluruz7. Kriz durumları: ölüm, ızdırab, savaş ve suç…
İbn Arabi: İnsan, Allah katında bakan bir gözdeki bebek gibidir ve görmek sıfatı ile tabir edilmiş mahlûk odur. İşte bundan dolayı ona insan denildi; çünkü Allah, mahlûklarına insan ile nazar kıldı ve onlara rahmet eyledi.8
Göz görülebilecek olan her şeyi görür; kendinden başka. Öyleyse görmek, dışa dönük bir eylemdir. Dahası, kendini dışta bırakan, kendini unutan, yerinde bir tabirle kendini bilmez bir eylemdir. Suç buradadır. İnsan, görmek ile
suçlandırılmıştır.Bakmak ile nesneleri isimlendirmek arasındaki ilişki yeniden çağırıldığında, zavallı ve muhteşem insanın gücünün de, zaafının da aynı yerde olduğu görülür.
Ayet: Rabbin meleklere ben yeryüzünde bir halife yaratacağım dediğinde melekler, orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek olanı mı yaratacaksın dediler. Ve biz seni hamdinle tesbih ve takdis ediyoruz. Ben sizin bilmediklerinizi biliyorum dedi. Ve Adem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere karşı gösterip “Eğer doğru sözlü iseniz onların isimlerini bana haber verin” dedi. “Sen yücesin! Bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen bilgi ve hikmet sahibisin” dediler.9
Dil ile kan dökücülük ve bozgunculuğun aynı bağlamda anılması dikkatlerimizi buraya çevirir: Dil, bakışın bitip görüşün başladığı yerde çiçeklenir. Konuşan, suçludur.
Rimbaud: Putperest kelimeler olmadan fikirlerimi açıklayamadığıma göre, susmak isterdim.10
Izdırab bu suçun idrakiyle başlar. Dil ile masumiyet verilmiş, özgürlük satın alınmıştır. Bu açılan alanda savaşılacaktır. İnsan, baktığı ile gördüğü, gördüğü ile söylediği, söylediği ile anlattığı arasındaki o en derin uçurumların başında bekleyerek, baş dönmesini zapt edecektir. Bu uçurumların aşıldığı zannedildiğinde, görmeden görmek ile görünmezi görmek için çabalamak gerekir.
Ölüm, gözleri kapatmaktır.
Niçe: Kelimeler şeyleri eksilterek duygusuzlaştırır, kelimeler kişiliksizleştirir, kelimeler olağan dışını olağanlaştırır. 11
Türkçe’de göz, Arapça’da ayn, Farsça’da çeşm kelimelerinin bir başka anlamı daha vardır: Su kaynağı, suyun topraktan fışkırarak çıktığı ve aktığı yer, pınar, göze. Gözyaşından ötürü mü su kaynağına bu isim verilmiştir, yoksa pınardan ötürü mü göz bu şekilde adlandırılmıştır bilinmez; benzetme yönü belirsizdir. İşte bu, ucunda ölüm olan savaş ve ızdırab içinde, sırtında suçunun yüküyle insan, ilk kaynağa geri dönüş arayışındadır.
Zerzan: Ne var ki, içinde bulunduğumuz bu sıkıntılı çağda, dili, tarafsız, tehlikesiz ve kaçınılmaz bir oluşum olarak görmek yerine, dilin hangi sebeplerle ortaya çıktığını ve ne tür niteliklere sahip olduğunu yeniden değerlendirmek zorundayız… Yabancılaşmanın zırhı olan ideoloji, kaynağı sistematik bir yanlış bilinçte yatan bir tahakküm biçimidir. Dili böyle bir çerçeveye oturtabilmek için, hem ideolojinin hem de dilin bir başka ortak niteliğini dikkate almak yeterlidir. Bu ortak nitelik şudur; gerek ideoloji gerekse de dil, iki kutup arasında işleyen çarpıtılmış bir iletişim sistemidir ve sembolleştirmeye dayanmaktadır.12
Hangi yazıları silmeli duvardan
Saklı Tablo
Söyle, söyle ne zaman saplandı bu hançer göğsüne
en büyük kıskançlığın hüznü...
Yoo, niye demeyeceğim
Zira aklı yoktur hiçbir doğmuşun
Söyle n’olur, nerde başladı bu savaş
Kahretsin! Daha başından kaybettik
Nesin sen, kimsin?
Ne bütün bu aynalar
Nasıl olur da biter herşey
Böyle çabuk
Böyle ani
Böyle...