ATEŞ EDECEK MİSİN?

Mustafa Okan Genç

 

 

 

Soğuk soğuk esen rüzgâr yerini yağmura bırakıyordu. Herkesin suratı buz kesmişti o ana kadar. Siyahlar içindeydi tüm tanıdıklar ve hüzün doluydu gözleri. Klasik bir cenazede olması gereken ne varsa burada, bu mezarlıkta mevcuttu. Grimsi, puslu hava, yeni yağmaya başlayan yağmur ve toprak kokusu.

Neydi o paradoks? İnsan topraktan yaratıldığı için mi yoksa tekrar toprağa gideceği için mi toprak kokusunu severdi? Betül’le bunu çok tartışmıştık ama bir sonuca varamamıştık. Yaptığımız onlarca tartışmadan sadece biriydi. Tartışmalar, konuşmalar ve bana öğrettiği her şey. Sanki hayatımda öğrendiğim her şeyi bana Betül öğretmiş gibi hissediyordum ve onu kaybetmenin acısını bir kez daha içimde hissettim ta en derine kadar. Her şey bana ondan kalan bir hatıra gibiydi. Onu kaybedince annemi, öğretmenimi, hiç gelmeyen sevgilimi, dostumu, bir ahbabımı kaybetmiştim. Cemal Süreya’nın o sözünde kim varsa hepsini kaybetmiştim Betül’le birlikte.

52

Ağabeyi Cem ile birlikte babası cansız bedenini kabrin içine aldılar. Tahtaları dizdikten sonra annesinin gözyaşlarıyla birlikte toprağı atmaya başladılar. Mezar kapandıktan sonra annesinin feryatları arasında oradan ayrıldılar. Kalabalığın dağıldığından emin olduktan sonra mezarların arasından yavaşça geçerek Betül’ün yanına gittim. O anda dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Artık ayakta duramıyordum, ben de saldım kendimi dizlerimin üstüne. Her şeyin benim yüzünden olduğunu sonradan fark etmek çok acı veriyordu. Hiçbir şey yapamamış olmama ve Betül’ü, Betül’ümü kaybetmiş olmaya dayanamıyordum.

Gözyaşlarımı silerek mezarına sarıldım. Artık oradan ayrılmam gerektiğinin farkına vararak ayağa kalktım. Ceketimin iç cebinden peçeteden bir gül bıraktım mezarına. Tıpkı 17 yıldır yaptığım gibi başucuna koydum. Mezarlığın içindeki sokağa doğru yürüdüm. Arabama doğru ilerlerken “Annemle babamın mezarını da görmeliyim” diye düşündüm ama bunu yapacak ne kuvvetim ne de isteğim vardı doğrusu. Arabaya binip radyoyu açtım ve yavaşça gitmeye başladım. Radyoda haber saatine denk gelmiştim. Mecliste bakanlar yine birbirine girmiş, Emek sinemasının yıkılmasını protesto eden bir grup gösterici biber gazıyla dağıtılmış, izinsiz uçan bir Suriye uçağı Esenboğa’ya indirilmişti. Haber bülteni böyle devam ediyordu. Can sıkıcı haberler gittikçe artıyordu. O anda radyodan sıkılıp rastgele bir usb belleği taktım. Çalan şarkı çok tanıdıktı. Hatta öylesine tanıdıktı ki adını hatırlayamadan gözlerim dolmaya

53

başlamıştı. Neydi bu şarkının adı? Evet buldum. “Yüzyüzeyken Konuşuruz - Ateş Edecek misin?”. Betül’le hep bunu dinlerken çay içerdik. Bir daha asla çay demleyecek bir Betül olmayacak. ”Yarın sabah geri gelmeyecek misin? Ben mi kalkayım yoksa çayı sen demleyecek misin?” diye devam ediyordu şarkı. Daha fazla dayanamayıp şarkıyı kapattım ve yoluma sessizce devam ettim.

Kendimi 10 dakika sonra Şamil’in yanında bir meyhanede buldum. Tam 15 yıldır başından çıkarmadığı kırmızı beresi, gri hırkası ve annemin yılar önce ona ördüğü açık renk atkıyla bu soğuk kış gününde rakısını içiyordu. Normalde “At kardeşimmmm!” diye sarılmam gerekirdi ama karşısındaki boş sandalyeye oturup, rakıyı elime gelen ilk boş bardağa döktüm şişeden. Rakıyı yudumlayıp Şamil’e baktım. Uzun zamandır onu görmüyordum. Her zamanki gibi at hırsızı imajından bir şey kaybetmemişti. ”Çok üzüldüm Mustafa” dedi.”Hiçbir şey yapamamak ne kadar iğrenç bir şeymiş!” dedi. Cevap verecek bir şey bulamadım öylece kafamı salladım. ”Nasıldı cenaze?” diye sordu. ”Nasıl olmasını bekliyorsun, çok eğlendik!” diye çıkıştım. O an yüzüme bir yumruk savurdu. Yumruk sol yanağımda patladı. O an sadece suratımda patlayan yumruğu ve yaşadığım tatlı boşluğu hissedebildim. Yere düştüğümü bile fark etmedim. Yerden kalkerken Şamil’e sövmeye başlayacaktım ki dişimin kırılan parçaları ağzıma geldi. Parçaları çıkardıktan sonra tekrar yerime oturdum. ”Bana bir yumruk borcun vardı.” dedi. ”Bunun için tam 12 yıl bekledim doğru zamanı.” diye devam

54

etti. Attığı yumruk beni biraz kendime getirmişti doğrusu. Hatta böyle bir detayı atlamadığı için memnun bile olmuştum.

-Şimdi ne yapacaksın Mustafa?
-Bilmiyorum ama artık burada kalamam Şamil.
-Saçmalama burası büyüdüğün yer. Sevdiğin herkes buradayken nereye gideceksin?

“Aynen. Annemin, babamın ve Betül’ün mezarı buradayken bir yere gidemem. Doğru söylüyorsun Şamil.” dedim iğneleyici bir şekilde. O anda sinirlendiğini gözlerinden anlayabiliyordum ama çaktırmamaya çalışıyordu. Kadehinin dibinde kalan rakıyı kafasına diktikten sonra gözlerimin içine bakarak “Bilmiyorsun değil mi?” dedi.

-Neyi bilmiyorum Şamil?
-Betül’ün sana miras olarak bıraktıklarını?
-Oğlum saçmalama! Betül tüm her şeyini tedavisi için harcadı. Geriye hiçbir şey bırakamadı. Bunu ikimiz de biliyoruz.
-Aptal herif sana bıraktığı şey bir ev veya araba falan değil.

“Ne peki?” diye sordum meraklı bir şekilde.” Bilmiyorum açıp bakmamam konusunda beni uyardı.” dedi kadehindeki rakıyı tazeleyerek. Sonra ustaya döndü ve ustadan biraz daha haydari ve beyaz peynir istedi. ”Abisi sana sadece ne bıraktığını sordum. Söylesene oğlum çıldırtma beni!” diye çıkıştım. Böylesine önemli bir konuda bu kadar gevşek davranması sinirlerimi bozmuştu.

55

-Bir paket.
-Paket mi?
-Evet.
“Nasıl ya? Ne varmış o paketin içinde?” diye sordum. ”Bilmiyorum, bakmadım.” dedi.

“2 hafta önce sen ortadan kaybolduktan sonra beni eve çağırdı. İlk başlarda gitmemek için bahane uydurmaya çalıştım ama önemli olduğunu söyledi. Evine gittiğim salona geçtik. Sana 1 haftadır ulaşamıyormuş. Önceleri sana paketin içindekileri hemen vermek istemiş ama bunun doğru olmayacağını, o öldükten sonra görmenin doğru olduğunu düşünmüş. Bu yüzden bana verdi paketi, verirken de Mustafa görmeden benim görmemem gerektiğini söyledi. Ben de kabul ettim.” diye devam etti.

“O zaman burada vakit kaybetmeyelim rakıyı her zaman içeriz. Hadi paketi almaya gidelim” dedim. Şamil daha ne olduğunu anlayamadan ayağa kaldırdım ve arabanın ön sağ koltuğuna attım onu. Hızlıca evine gittik. Şamil bir apartmanın 2. katında oturuyordu.

Eski evinde çok hırsızlık olduğu için apartmana taşınmıştı. Asansörden indik ve dairesinin bulunduğu 2. kata geldik. Evin kapısına doğru gittikçe kapının hafif aralık olduğunu fark ettim. ”Şamil salağı kapıyı açık mı unuttun?” diye kabaca sormaktan kendimi alamamıştım. ”Yoooo!” diye cevap verdi, bir anda eve girdi ve salona doğru koştu. Eve

56

girdiğimde hırsızın girdiğini hemen anlamıştım. Evin her yerini karıştırmıştı. Ev alt üst olmuştu. Hırsızın bir şey aradığı çok belliydi.Şamil direkt yatak odasına gitti. Ben de başköşede duran vazoyu elime alıp kapının eşiğine saklandım. “Oh be! Çok korktum!” dedi Şamil. “Ne oldu lan?” diye sordum. “Hırsız evde para bulamamış sadece eski telefonu çalmış. Ucuz yırttın. Hırsız paketi bulamamış.” dedi pişkin bir suratla ama artık bu evden de taşınmasının gerektiğinin farkına varmıştı. Paketi birlikte açtık. İçinden küçük bir hafıza kartı çıktı, şu 8 GB olanlardan. Aldım ve telefona taktım. İçinde bir video olan klasör vardı sadece. Videoyu açtım ve gördüğüme inanamadım. Şok geçirmiştim. Daha 3 saat önce toprağa verdiğim Betül karşımdaydı. Nasıl olmuştu bu? Öleceğini nasıl hissetmişti veya nerden öğrenmişti? Aklıma onlarca soru gelmişti o an ve Betül kameranın karşısına geçmiş, konuşmaya başlamıştı.

“Mustafa başta bu dediklerime inanmayacaksın ama beni dinlemek zorundasın.”

DEVAM EDECEK

57