Birbirine zıt iki karakter, ateşler içinde Mardin
ve birtakım seri cinayetl…
Alın size birinci sınıf bir roman!
Genç Bir Romancıya E-postalar, Umberto Eco
- Dün gece acayip bir rüya gördüm.
- Ne gördün lan? Yakalanıyo muyduk yoksa?
- Böyle, parmaklıkları kalemlerden bir kafesin içindeydim. Kafes de bir camekânın içindeydi.
- Ee?
- Camekânın dört bir tarafı sularla kuşatılmıştı. Köpekbalıkları camekânın camına burunlarını hiddetle vuruyorlar, camı kırmaya çalışıyorlardı. Çok garipti. Kıçımı yırtarcasına bağırmama rağmen kimse yardıma gelmiyordu.
- Sonra?
- Sonra, camların kırıldığını gördüm ama kulağıma cam kırığı sesleri değil de Ahmet Kaya’nın Başım Belada’sı geliyordu.
- Puhahaha! N’aptın oğlum üstün açık mı yattın lan?
- Sonra suların arasından babamın göründüğünü hatırlıyorum. Yüzü kangal köpeği gibiydi. Vücudu çıplak olmasına rağmen çükü gözükmüyordu. Dili dışarda, sakallarından salyalar akıyordu. Köpekbalıklarını korkutup kaçırdı, suyun yüzeyine
çıktık. Köpekbalıklarını atlattık ama babam ne kadar çabalasa da kafesi açıp beni dışarı çıkaramadı. Uğraşmaktan bıkınca da “s*kerler böyle işin tahtasını, kurtarsam sanki benim bir işime mi yarayacaksın” deyip arkasını dönüp yürümeye başlıyordu. Onun arkasından “gitme!” diye bağırırken uyandım.
- Lan oğlum aklın karışmış artık o saçma salak herifleri okumaktan. Karışcan diye korkuyom. Neydi adı?
- Freud mu?
- He, o. Yatmadan önce ‘üç kulhü bir elham’ okucağna onları okuyup okuyup duruyon, ondan sonra yok köpekbalıkları saldırıyodu, yok babam dalt*şak beni kurtarmaya geliyodu… Ta İstanbul’a gittin onları okumaya n’oldu? Beş sene sonra dönüp geldiğin yer sanayi sitesi oldu.
- Yok abi, enformasyon alıp öğretmen olacağım.
- Hı, b*k olursun! Altı tane cinayet işlemiş adama öğretmenlik mi yaptırırlar lan? Ne öğretecen çocuklara? Cinayet felsefesi mi? Neyse cinayet demişken, cuma saatinde ortalık sakinken doğru eve gidiyosun, yanına alabildiğin kadar az eşya alıyosun, ben ezan okunduktan on - on beş dakka sonra senin kapının önüne geliyom, benim arabaya atlayıp kaçıyoz.
- Nereye oğlum?
- Lan daly*rak! İyi bir suç ortağı asla ‘nereye?’ diye sormaz ‘ne zaman?’ diye sorar. Ki ben onu da sormayasın diye ne zaman gideceğimizi de söyledim. Cuma ezanından on – on beş dakka sonra dedim, sizin evin önünden dedim. Ha illa onu da merak ediyosan söyliyim. Doğuya!
- İzmir’den kaçıyormuşuz gibi konuşuyorsun! Daha doğuda neresi var zaten?
- Bilmiyom. Gerekirse bi’ yolunu bulup sınırdan geççez. Al şunu hesabı ödersin. Hadi ben kaçtım.
Seyit, içinde yemek yendiği belli olmayacak şekilde muazzam sıyırılmış kuru fasülye tabağının yanına, Rıza’nın bıraktığı yirmi liraya baktı. İşledikleri cinayetlerin delillerini de bu kadar muntazam ortadan kaldırıp kaldıramadıklarını düşündü. Hesabı ödeyip, az önce çıktığı esnaf lokantasının önünden dolmuşa bindi. Son durakta inip, Boğaziçi’nde beş sene felsefe okuyup Mardin’e döndükten sonra kalmaya başladığı (babası onca emekten sonra bir baltaya sap olamadan dönen oğlunun kendileriyle beraber kalmasına izin vermemişti, hem tarlayı da bekliyordu bahaneyle) tek oda tarla evine doğru yürüdü. Avludan üç tane kasa bulup yanına alacaklarını seçmeye başladı. Bir daha geriye dönüp dönemeyecekleri kesin değildi. Bu yüzden asla vazgeçemeyeceği kilit parçaları almalıydı yanına. Seçmeye yanına alacaklarından değil almayacaklarından başladı. İlk seçim gayet kolay oldu: Kıyafetlerini (zaten neyi vardı ki?) eledi. Tam kitaplarına bakıp eleyeceklerini seçmek için yatağını kaldırıyordu ki (kitaplarının üstüne serdiği ince bir şiltenin üzerinde yatıyordu) kapı çaldı. Kapıdaki yumurtacıları (eskiden Türk olmayan köyleri basıp köylülerden yumurta topladıkları için jandarmalar yörede yumurtacı adıyla bilinir olmuştu) görünce Seyit’in beti benzi attı.
- Buyurun komutanım?
- Seyit sen misin?
- Evet komutanım. Bir kusur mu işlemişim?
- Gördün mü lan bu sefer tutturdum! Adın olsa olsa Seyit olurdu da ondan sordum.
- Ehehehe… Valla korkulur komutanım sizden.
- Bak ne diyeceğim Seyit, biz devriye geziyorduk da susadık bize birer bardak su getiriversene hayrına.
- Hemen komutanım, başım gözüm üstüne.
Yumurtacılar sularını içip, arabalarına binip uzaklaştıktan sonra Seyit derin bir ‘oh!’ çekti. Yatağı kaldırıp yanına almayacaklarını seçmeye başladı. Okuduğu kitaplardan altını çizdiği yerleri, yüreğini okşayan dizeleri not aldığı defteri koydu ilk kasaya. Üstünde kendisinin bu eprimiş deftere koyduğu isim yazıyordu: ‘Antolojik Sapkınlıklar’. Babasının sünnet hediyesi altın suyuna bandırılmış saati bıraktı. Gittiği filmlerin, oyunların, yaptığı seyahatlerin biletlerini sakladığı büyük zarfı koydu. İstanbul’da çekindiği fotoğrafları koydu. İstanbul’da okurken çıktığı ikinci kızdan hediye çakma Zippo’yu bıraktı. On iki yaşından beri tuttuğu günlükleri koydu. Bolañoları, Capoteleri, Londonları, Kerouacleri koydu. Geçmişte yaşanmış tüm güzel günleri koydu. Hayatının içine etmiş bütün insanları bıraktı. Bir cinayete karışmış olmanın iç sıkıntısını koydu. Onu alışılmışın dışında bir katil yapan profilini bıraktı. “Kasalar da kasaymış ha!” deyip güldü. Şilteyi geri sererken duvarın dip tarafında
ince bir kitap çarptı gözüne. Eline alınca üniversiteden arkadaşı Oğuzhan Yeşiltuna’nın ilk öykü kitabı olduğunu gördü. İmzalıydı. Kasalara baktı. Bıraktıklarına baktı. “Ne alacağım senin zırvalarını yanıma, egoist manyak!” deyip bıraktı. Kitabı bırakırken içinden kahve lekeli bir kağıt düştü. Açınca kağıdın üstündekilerin bundan yedi sekiz sene önce yazıldıklarını fark etti. Lisede felsefe çalışırlarken kavramlar akıllarında kolay kalsın diye karaladıkları, karalarken de oldukça eğlendikleri bir felsefe sözlüğü taslağıydı bu:
Alfabetik Sıralı Bilgi Sevişmeleri
Adalet: Toplumsal sözleşmenin ruhsuz şizofrenisi
Akıl: Ontolojik yumurtayı rafadan yapabilme
Aristoteles: Çokyönlülüğün ağababası
Aşk: Eros, filia, agape
Bentham: Bilardo oynayan şair hazzın efendisi midir?
Berkeley: Varolmak, abiler, algılanmaktır.
Bilinç: Freudüstü
Cinsellik: Nabokov’un kasıkları, Sade’ın yatağı
Descartes: Düşünüyorasdadfsgsdgf
Determinizm: Sizi tüm bu saçmalıkları okumaya iten şey
Düalizm: Monizm-düalizm ikilemi de düalizme dahil mi?
Etik: “Bir cani evinize girer de kurbanını aramaya girişirse sizin ona kurbanın yeri konusunda yalan söylemeniz yanlış mıdır?” sorusunun cevapları.
Feminizm: Vajina vardır ve en az penis kadar saygı görmelidir!
Fenomenoloji: Klişe olacak ama hiçbir şey göründüğü gibi değildir beyler!
Görelilik: http://www.youtube.com/watch?v=DuUocU5Citg
Hedonizm: Adalet Ağaoğlu’nun o vurucu cümlesi (“İntihar etmeyeceksek içelim bari!”)
Heidegger: Nazilere katıldığınızda aklınızda “orada” mıydı bayım?
Hegel: Karşıtların çarpışması olan savaşın ulaşacağı sentez neden hiç barış olmaz?
Hobbes: İnsan insanın dışkısıdır.
İdealizm: Platon’un cenneti
Kant: …’nın eleştirisi
Kierkegaard: Varoluşçuluğun atası
Kuşkuculuk: Karadelik
Leibniz: Mümkün olan dünyaların en iyisi buysa ötekiler nasıl acaba?
Locke: Her çocuk ateist doğar.
Marksizm: Damardan Hegelcilik
Matematik: “0” çok sıradışı bir sayı değil mi?
Mutlak: “Mutlak olan hiçbir şey yoktur” demek bir mutlağı varsaymıyor mu?
Nietzsche: Felsefenin bıyığı
Ontoloji: Felsefecilere bırakılamayacak kadar ciddi bir mesele
Ölüm: Bir adım daha yaklaştınız.
Platon: Peygambervari
Popper: Yanlışlanabilirlik > Doğrulanabilirlik
Postyapısalcılık: Herşeygevşektircilik
Rasyonalizm: Uçtu uçtu!
Rousseau: Bin yıl geç doğmuş olan.
Ruh: 21
Sartre: Bir feministin sınırlarını zorlayacak kadar sıradışı
Sezgi: Ben demiştim!
Schopenhauer: Kadınlar gerçekten ömür boyu çocuk mu kalırlar?
Sokrates: Sokak filozofu
Spinoza: Descartes’ın yan ürünü
Stoacılık: Doğaya uygun yaşa
Tarih: Hiç geri gelmeyen
Varoluşçuluk: Bu dünyaya fırlatıldık
Vicdan: İç mahkeme
Wittgenstein: Deha
Zaman: Sorulmadıkça bilinen, açıklanırken bilinmeyen
Sözlüğün son maddesinin açıklamasına eklenmesi gereken bir şey varsa o da oldukça çabuk geçtiğiydi. Rıza çoktan gelmiş, korna çalıyordu. Seyit kağıdı katladı, ince kitabı bıraktıklarının arasından aldı, kağıdı kitabın içine iliştirip, kitabı kasaların üstüne koydu. Kitabı yanına alarak aslında hayatlarını kurtaracak bir hamle yaptığının henüz farkında değildi. Rıza kornasına cevap alamayınca kapıya dayanmıştı. Kapı açılınca karşısına dikilen üç kasayı görünce kalayı bastı:
- Taşınmıyoz olum kaçıyoz lan!
- Dönüp dönmeyeceğimiz belirsiz. Bunları almadan gidemem.
- Allah belanı versin!
- İkimizin de bin belasını verdi zaten. Hadi çok konuşma da yüklen kasalardan birini.
Bordo rengi Şahin üstüne kırmızı çizgi çekili ‘Mardin’ tabelasının yanından geçerken güneş şehri bir yangın yerine çevirmişti. Seyit ile Rıza’nın yaşadıkları bir film olsaydı eğer tam bu sahnede The Handsome Family Far From Any Road’u söylüyor olurdu. Ama ne derler; böyle şeyler ancak filmlerde olur.