Osman'ın Varoluş Sancıları yahut Tanrı-Adam

Mustafa Okan Genç

 

 

Aylar sonra annemin evine gelmiştim. Anneme olan özlemimi giderip ben yokken neler yaptığını dinledikten sonra eski odama geçip kitap okumaya başladım. Baş ağrımın tutmasından saatin oldukça geç olduğunu anlamıştım. Anneme saati sorduğumda yarımı geçtiğini söyledi. Neydi bu "yarım" kavramı? Neden 00.30 ya da 12.30 "yarım" olarak adlandırılıyordu? Bu çocukluğumdan beri hep merak ettiğim, içimi yiyen ve asla cevaplandıramadığım bir soruydu ya da sorulardan sadece bir tanesiydi. Kitabı komodine bırakıp yataktan kalktım. O sırada telefonum çalmaya başladı. Bu saatte kim bilir hangi uğursuz diye düşünürken arayanın Selim olduğunu gördüm ve heyecanla telefonu açtım. Selim'in sesini yıllardır duymuyordum. "Abi müsait misin?" dedi. Sesinden kötü bir haber vereceğini anlayabiliyordum. Zaten kötü haberler hep geceleri gelir. Ben hiç gündüz vakti, etraf günlük güneşlik olduğu zaman kötü bir haber almadım.

"Müsaidim. İstersen gel bize yüz yüze konuşuruz." dedim. Dedim çünkü sesini duyunca onu özlediğimi fark ettim."Bize derken..." diye haklı bir cevap verdi. Ona annemin evinde olduğumu söyledim. Biz Selim ile mahalleden arkadaştık, birlikte büyümüştük. Evlerimiz yakındı. Selim'in beş dakika

17

içinde gelmesinden hala taşınmadıklarını tahmin ettim. Kapıyı açar açmaz sımsıkı sarıldık birbirimize. İçeri girdik. Salona geçtik. O büyük üçlü koltuğa oturdu ben ise büyük üçlü koltuğun karşısındaki, baba yadigârı sallanan sandalyeye geçtim.

"Eee! Nedir Selim seni bu saatte buraya getiren şey?" dedim. "Ne oldu bu kadar önemli?" Biraz gergindi. Terlemişti. Kötü bir haberdi. "Abi..." dedi. "Osman öldü."

"O kim lan?" diye cevap verdim. "Abi hatırlamıyor musun? Hani biz küçükken kızıl saçlı, suratı çilli bir çocuk vardı. Bir alt sokaktan. Hani kekemeydi. Çocuklar onunla kekeme diye dalga geçince de sara krizinden ağzı köpürür bayılırdı. Sonra on gün sokağa salmazdı bunu üvey analığı. Hatırladın mı?"

Osman, Osman... Kimdi bu Osman? Nereden gelmişti, nereden çıkmıştı? Selim'i bu saatte evime getirecek kadar önemli olup hatırlayamadığım birisi. "Abi hatırlamadın mı hala? Ablası vardı Bakkal Ahmet'in oğluyla kaçmıştı. Neydi o çocuğun adı?"

"İrfan."

"He işte İrfan. İrfanla kaçmıştı ablası. Ablası kaçınca babası bin perişan olmuştu. Üvey analığı vardı. Huri Teyze. Şeytan karının tekiydi. Hep döverdi Osman'ı."

18

Osman. İlkokulda beden eğitimi derslerine eşofmanı olmadığı için giremeyen Osman. Ablasının arkasından konuşan üst sınıflara kafa tutan, ablası yüzünden tonla dayak yiyen Osman.Selim’in uzaktan akrabası olan Osman. Yavaş yavaş hatırlamaya başlamıştım. Lisenin ikinci sınıfına kadar hep aynı okullardaydık Osmanla. Babam öldükten sonra üvey baba getirdi annem eve. Herifle anlaşamayınca annem de beni Almanya'ya yatılı okula gönderdi. Üniversiteyi de Almanya'da okudum. Karımdan boşandıktan sonra da temelli döndüm. Bu da başka bir hikaye.

-Senin uzaktan akraban değil miydi lan o?
-Evet abi.
-Anan altın günü yüzünden pek bi sıkı fıkıydı Huriyle.
-Valla bravo abi.Ben bile unutmuşum bu dediklerini.
Bir cigara yakıp;
-Neyse konuya gelelim.Başımız sağ olsun. Nasıl olmuş?
-Donarak ölmüş abi
-Nasıl? Kimi kimsesi kalmamış yani?
-Evlenmişti. Bir çocuğu vardı ellerinden öper.
-Dışarıda soğuktan nasıl ölmüş oğlum anlatsana
-Abi Osman'ı zaten biliyorsun. İçine kapanık,asos...

Biliyorum. Daha doğrusu bir zamanlar biliyordum. Osman hep dışlanmıştı. Hastalığından, kekemeliğinden, garibanlığından; bunlar hangisi etkendir bilinmez-belki de hepsi- Osman'ın uzun bir süre arkadaşı olmamıştı. Ta ki kekemeliği düzelene kadar. O da lisede oldu sanırım.

19

Kekemeliği düzelse de "Kekeme" aşağı "Kekeme" yukarı. Öyle kaldı Osman'ın adı. Kimse bilmez neyi sevdiğini, neyi sevmediğini. Hiç şarkı söylediğini duymadım. Sınıfta en arkaya geçer, öğretmenin dediklerini noktası noktasına yazardı ama öğretmen ona soru sorunca cevap vermezdi. Kim bilir kaç öğretmenden kaç kere dayak yedi bu yüzden. Yine de akıllanmadı Osman. Ayağa kalkar sorusuna cevap bekleyen öğretmenin suratına sanki gözleri dolmak üzereymiş gibi ağzı hafif açık bakardı. Öğretmen de bilmiyorsa eğer bana mısın demezdi. Döverdi de döverdi. Üzülürdüm Osman'ın bu haline ama bir çocuk ne kadar merhametli olabilirdi ki? Hemencecik unutuverirdim. Kimseyle konuşmazdı. Öyle ötede, öyle uzaktı bizlere. Sanırdım ki bir alıp veremediği vardı dünyayla.

Zaman geçtikçe okula postacılar gelip gitmeye, Osman'a mektuplar bırakmaya başladılar. Herkes bir anda şaşkına dönmüştü. Osman'ın bırakın mektuplaşacak sevgiliyi arkadaş bulması bile bize göre imkansızdı. Nöbetçi öğrenci Osman'ı dersten alıyor, Osman sınıftan çıkıp beş dakika içinde eli kolu mektup dolu sınıfa dönüyor, her birine tek tek cevap yazıp yolluyordu. Osman'ın kimlerle mektuplaştığını merak etmeye başlamıştım. Meraktan içim içimi yiyordu. Bir gün sınıfa yine mektuplarla girerken birini önüme düşürdü. O mektubun düştüğünü anlamadan çabucak ceketimin cebine koyup uzaklaştım. Bahçedeki çam ağacının arkasına geçip okumaya başladım. Gönderenin ismi yazmıyordu. Sadece alıcı kısmında Osman'ın adı vardı. Aşk mektubu değildi. Günlük gibi bir şeydi. Neler yaptığı, neler yaşadığı yazıyordu. Mektubu

20

gönderen kimse kendisiyle ilgili acımasız gerçekleri sunmuştu saman sarısı kağıda. Okuduktan sonra boşluğa düştüm. Bunu kimin yazdığını merak ediyordum. O gün okul çıkışı Osman'ın peşine düştüm. Mahalleye gelmeden üç sokak yukarıdaki terk edilmiş fabrika binasında bunu sıkıştırdım. Önce biraz direndi sonra odunu yedikçe ağlamaya başladı. İlk defa dayak yerken ağladığını görmüştüm. Hemen bıraktım dövmeyi.

"Kim ulan o mektubu yazan?" diye sordum. Cevap vermedi."Konuşsana lan?" diye bir tane daha vurdum. Dizlerinin üstüne çöktü. Bayılacağını zannettim. Oradan kaçmalıydım.Tam arkamı dönecekken konuşmaya başladı;

-Ben yazdım
-Hadi lan!
-Ben yazdım Erkan. Vallaha da billaha da ben yazdım
-Oğlum sen manyak mısın? İnsan niye kendine mektup yazsın?
Gözlerinden yaşlar hızlıca akmaya başladı. Sesi bir çocuğun sesi gibi incelerek;
-Ben sadece mutlu olmak istemiştim, doğruyu istemiştim ama siz ne yaptınız beni hep dışladınız. Kimseye anlatamadım derdimi
-Neyin derdi lan? İlgi çekmek için karı kızla mektup ayağına yattın resmen
-Hayır Erkan
-Nasıl hayır lan? Çocuk mu kandırıyorsun sen?
-Ben kimseye anlatamadı...

21

Nefes alamamaya başladı. Ağzından köpükler çıkıyordu. Ne yapacağımı şaşırdım. Bırakıp kaçsam olmazdı. Bir şey olursa vicdan azabından yaşayamazdım. Ambulans çağırsam karakolluk olurdum. Telaşla ceplerini aramaya başladım. Ceketinin cebinde bir hap buldum. Hapı ağzına sokup yutmasını sağladım. Sonra yanından uzaklaşıp duvar dibine çöktüm kaldım. Bekledim bekledim. Saatlerce bekledim. En sonunda uyandı. Elinden tutup kaldırdım. Sonra düştük mahallenin yoluna. Yolda hiçbir şey söylemedik birbirimize. O evine ben evine. Ertesi gün okula gelmedi. Ondan sonraki gün de. Okula tam bir hafta sonra geldi. Okul çıkışı direk yanıma geldi. Özür dileyecektim ama lafı bana bırakmadı,başladı anlatmaya;

"Çocukken konuşmazdınız benimle, dalga geçerdiniz hep. Hiç arkadaşım olmadı o yüzden. Kimseyle konuşamazdım. Zaten istesem de konuşamazdım, kekemeydim. Anlayacağın sizden farklı büyüdüm. Ne biriyle eğlenebiliyor ne de derdimi anlatabiliyordum. Öyle yalnızdım işte. Dışarıdan bakıyordum hep size. Sadece size değil herkese, her şeye. Dışarıdan ne kadar adi ve kötü olduğunu bilmek ister miydin hiç? Ya da nasıl gözüktüğünü? Hiç aynada uzun uzun baktın mı kendine? Hiç düşündün mü ne yaptığını, ne yaptığınızı? Ben sadece iyi olmak istemiştim. Bir anı olmak istemiştim. Güzel bir anı. Öyle sessiz sedasız geçecektim aranızdan hafif adımlarla. Bana hiçbir şeyi umursamamayı öğrettiniz. Kendimi bile. Artık aynalara bakmıyorum. Artık kendimin saklı yanıyla korunmuyorum. Hissizleştirdiniz. "Donup kalmıştım. Sanki ben de hissizleşmiştim o an. Sadece mektupları merak ediyordum,

22

sadece onlar vardı aklımda. Cevaplandıramadığım bir soru.

"Eee. Peki mektuplar?" diye soruverdim birden.

"Bunları yazıyorum işte. Madem okudun biliyor olmalısın. Kendime itiraf edemediklerimi yazıyorum. Sizin yerinize kendimi çarmıha geriyorum. Dünyanıza isyan ediyorum. Benim ederim bu kadar. Bunu yapabiliyorum. Yok etmek istiyorum, yok edip yenisini yaratmak. Sadece kendi hayatımı veya kendimi değil herkesi ve her şeyi. Ben aslında tanrı olmak istiyorum. Tanrı adam. Belki daha güzel olabilirdi her şey, daha güzel yaratabilirdim ama olmadı ve şimdi tek yapabildiğim hiçbir şeyi umursamamak. Artık sadece dünyaya tutunmaya çalışıyorum. Hastalığımla, sancılarımla, sanrılarımla boğuşup duruyorum. Ne bir anı olabildim ne de bir tanrı."

-"...asosyaldi."Selim'i duymaya başlamıştım yeniden.Hayal dünyamdan,anılarımdan salondaki baba yadigarı sandalyeye dönmüştüm nihayet. Selim devam ediyordu konuşmasına;

"Kimseyle konuşmaz etmezdi. Lise bittikten sonra bunu torpille polis yaptılar. Sonra da sevmediği bir kızla evlendirdiler. Babası da öldükten sonra kimseyle konuşmaz oldu. Aklını yitirdi. Üniformayla simit satmaya kalktığı için meslekten attılar. Karısı çocuğu da alıp evi terk etti. Çöpleri falan karıştırır olmuştu. Bir keresinde çöpleri karıştırırken beni gördü. Yanına gitmeme kalmadan hemen

23

kaçıverdi benden. En sonunda da kış vakti balkona uyumaya çıkmış. Öyle orada donmuş garip. İki gün sonra kokudan komşuları fark edip polisi aramışlar. Bu sabah da kimsesizler mezarlığına bıraktılar."

24