Bir Fasit Daire

Oğuzhan Yeşiltuna

 

 

“Lanet para. Sonunda hep böyle üzülür durursunuz.”
Çavdar Tarlasında Çocuklar, Jerome David Salinger

Akşam, kenar mahallelere erken iner. Kadınlar, sofra hazır, erkekleri bekler. Aynı düzlemde olmayan üç farklı insandan bir fasit daire geçer. “Her şey olacağına varır” sözünü her defasında kaybedenler söyler.

***

Sıradan bir mahalle kahvesi. Vakit geçirme isteğinin sigara dumanı kokan gürültüsü: Dizilen okey taşları, birkaç siyasi analiz, birbirine sürten iskambil kâğıtları, dün akşamki maçın tahlili, çevrilen gazete sayfaları, her seferinde iki misafirinden birini hoşnut edemeyen tavla zarları, birkaç siyasi analiz, sabahtan kalma çayı tatlandırma uğrunda harcanan çay kaşıkları, yarın akşamki maçın skor tahmini.

Çaycı Adem, az önce tepsisine dizdiği çaylardan birini kafasını gazetenin her salı ve cuma günleri verdiği iddia ekine gömmüş Erdem’in masasına bırakıp diğer masalara yöneliyor. Büyük hesapların küçük adamı Erdem’in çayı

7

titreten telefonunun üzerinde “Demet arıyor…” yazıyor.

“Yemek hazır Erdem, neredesin?”

“Aşağıdayım. Kahvede.”

“Ekmek al gelirken! Kahvaltıdan yarım kalmış.”

“Alırım almasına da bir yarım saate falan gelirim ben ancak.”

“Yine o maç işleriyle uğraşıyorsun değil mi? Hı?”

“Bu sefer sağlam para gelecek ama. Üç yüz yatırdım, yarınki maç kaldı.“

“Ne? Üç yüz mü? Gözün kör olmasın e mi! Ağzımdan yemin çıkmıştı bir daha o iddia işleriyle uğraşırsan yüzümü göremezsin diye.”

“Kızım tek maç kaldı diyorum sana. O da bizim takımın maçı zaten. Kesin yenecekler. Al sana altmış bin havadan. Taş attım da kolum mu yoruldu?”

“O taşlar kafanı yarsın da kurtulayım senden!”

“Hem uğraşmayayım da n’apayım? Dağ gibi kredi borcunu baban mı ödeyecek?”

8

“Kaybettiğin paralarla borcun yarısı kapanmıştı şimdiye. Git çalış kahvede boş boş duracağına.”

“Çalıştım çalışacağım kadar ben. Emekliliğin keyfini de sürdürmezsin sen adama. Kapat hadi kapat!”

Kadınlar erkekleri, erkekler kadınları deli eder. Neticede her aile ölümcüldür de biraz ve mutlu olmanın yolu sevmekten geçer. Akşam şehir merkezlerini pas geçer. Futbolcular, maçlar haricinde hep takım elbise giyer. “Önümüzdeki maçlara bakacağız” sözünü her defasında kaybedenler söyler.

***

Lüks bir restoran. Vakitle yarışma zorunluluğunun kavruk soğan kokan gürültüsü: Çırptıkça köpüren yumurtalar, fırının geri sayım tik-takları, contası gevşemiş musluktan kendini salıveren damlalar, turuncu halkalara ayrışan havuçlar, zorlu karşılaşmaların on ikinci adamı mutfak robotu, dilim dilim dilinen domatesler, taş düşüren pirinçler, hiddetinden tencerelerde fokurdayan türlü zeytinyağlılar, bir Roma imparatoru kadar mağrur jülyen biberler, şarap banyosunda beklemekten yorgun sarhoş etler.

Aşçı Mete, bu akşam en özel yemeklerini küçükken babasıyla maçlarına gittiği takımın oyuncuları için pişiriyor. Yarınki maç öncesi oyuncular ve teknik ekip kulübün başkanınca akşam yemeğine davetli. Takım otobüsü birkaç saate mekânın önünde olur. Mekân tamamıyla rezerve

9

edildiğinden mutfak tek noktaya odaklanmış durumda. Restoranın baş aşçısı yemeklerin tadını kontrol ederken bir yandan da yamaklarına emirler yağdırıyor. Mete’nin arka cebinde titremeye başlayan telefonu, ince dokunuşlarla, planlı hamlelerle süslediği tatlılardan birini ziyan ediyor. Annesi arıyor. Meşgule atıyor. Annesi ısrarla arıyor.

“Efendim anne?”

“Mete, oğlum, bu baban beni deli edecek! Kaçacağım bak bir gün bu evden.”

“N’oldu anne yine?

Baş aşçı Mete’ye ters bir bakış atıp telefonunu kapatmasını işaret ediyor. Mete işaret parmağını “bir dakika” anlamında kaldırıyor.

“N’olacak haram para peşinde yine, adı batasıca!”

Baş aşçı ocaktaki dört tencereden üçünü gösterdikten sonra elleriyle tuttuğu hayali bir tuzluğu sallıyor, Mete iyice anlasın diye bir de dudaklarını büzüp “tuz” diyor.

“İddia mı oynamış yine?”

Mete bu kez başparmağını “tamam” anlamında kaldırıyor. Tezgâhın üstündeki hokkada tuz kalmadığını görünce,

10

“Oynamak ki hem ne oynamak… Üç yüz lira yatırmış Mete, üç yüz lira! Bizim etimiz ne budumuz ne?”

tek eliyle tezgahın altındaki tuz kovasını arıyor. Kovaların kapaklarını açıp tuzu bulmaya çalışıyor.

“Hadi eskiden beş lira, on lira bir şeyler oynuyordu ses etmiyordum. Ama suyunu kaçırdı. Mete sen de bir şeyler söylesene oğlum.”

Şeker bu. Beyaz ama tuza göre iri taneli. Bu pirinç. Unun burada ne işi var? Tane karabiber.

“Anne davet var biliyorsun, ona hazırlanıyoruz.”

“Bak iki saat önce aradım yemek hazır diye. Yarım saate gelecekti. Hâlâ yok ortalarda. Bir de neymiş bu sefer kesin kazanacakmış. Tek bizim takımın maçı kalmış. O da garantiymiş. Havadan altmış bin gelecekmiş.”

Kovanın içindeki beyazlığı görünce tuzu aldığını sanan Mete, baş aşçının gösterdiği tencerelere birer çimdik tuz attı(ğını sandı).

“Anne ciddi misin sen? Tek bizim takımın maçı mı kalmış?”

“ Öyle dedi bana. Neden ki?”

11

Yemekleri karıştırdıktan hepsinin tadına baktı. Altlarını kıstı.

“Bu sefer turnayı gözünden vurdu sanırım babam. O maç cidden garanti. Adamlar ikinci kümede.”

Tatlarında pek bir değişiklik olmadığını fark edince birer çimdik daha attı(ğını sandı) üçüne de.

“Oradan gelecek paradan hayır mı gelecek sanki?”

“Neyse anne kapatmam lazım. Ben gelince konuşuruz. Takma sen kafana. Hadi öpüyorum.”

Mete telefonu kapattıktan sonra yemeklere birer çimdik daha atıp, yeter bu kadar tuzsuza tuzluk var tuzluya çare yok diye düşündü. Kovanın kapağını kapatıp tezgâhın altındaki tuz kovasının yanına koydu. Doğrulduğunda yamaklardan biri “geldiler, yemekleri servise hazır etmeye başlayacakmışız” dedi.

***

Çamaşır sodası bir azot, bir karbon ve üç oksijenden oluşur. Sahaya çıkmayan takımlar hükmen mağlup olur. Tutmayan kuponlar katlanır katlanır da evin perdelerini düşmekten korur. Hayat budur: Her seferinde en olmayacak olan olur.

Ekim 2014 – Mart 2015

12