Adam bekliyor.
Beklerken cildi fitilli kadifeyi andıran kırmızı bir kitap okuyor. Kitap, yazarın tıpkı diğer kitapları gibi, zor.
Adam kitabı seviyor. Çünkü adam zor olanın güzelliğini seviyor.
Adam kitabı seviyor. Çünkü kitap adama birinden hediye.
Adam kitabı seviyor. Çünkü kitap.
Kitabın arasından bir takvim yaprağı çıkıyor. Sararmış. Adam yılları sigara dumanına benzetiyor. Takvim yaprağı yirmişubatbindokuzyüzyetmişdört’ü gösteriyor. Çarşamba. “Birinci cemre (havaya)” ve “Voltaire’in doğumu –binaltıyüzdoksandört” yazıyor namaz vakitlerinin altında. Ateizmle İslam’ı buluşturan barışçıl bir takvim yaprağı adamın elindeki. Sonra bir söz: “Biricik iyi olan şey bilgi, biricik kötü olan şey de cehalettir.” Diogenes, böyle bir söz ettiğinden bihaber. Hem büyük konuşmayı sevmez o. Adam arar sadece.
Adam tersine çeviriyor yaprağı. Bir yandan da seviniyor. Cehalete ihanet ettiği için. İnsan cehalete ihanet ettiği
kadar var çünkü. İnsan okuduklarının bakiyesi. Kaderler, kitaplarınoyuncağı. Fakirlik ya da zenginlik hep bundan. Paranın bu konuyla hiçbir alakası yok.
Adam okuyor.
“Cemre Nedir? – İlkbahara doğru önce havada, suda nihayet toprakta yedişer gün aralıkla meydana geldiği kabul edilen sıcaklık yükselişidir. Birinci cemre on dokuz – yirmi şubatta havaya düşer. İkinci cemre yirmi altı – yirmi yedi şubatta suya düşer. Üçüncü cemre beş – altı mart tarihinde toprağa düşen cemreye denilir.”
Adamın cemresi kadın. Hiç düşmeyen. Görse onu hararet basacak, içi bir hoş, mayhoş olacak. Biliyor bunu. Adam bekliyor. Okuyarak.
“Kendi de İnanmış! – Vaktiyle Fransa mahkemelerinden birinde, şöyle bir konuşma cereyan etmişti. Hâkim maznuna: - Siz, dedi, dosyadaki tahkikat raporuna nazaran, suçlu olduğunuzu iki kere itiraf etmişsiniz. Şimdi nasıl oluyor da, bu sözünüzü geri alıyorsunuz? – Öyle ama reis bey, o rapor yazıldığı zaman avukatım yoktu. Avukatımı dinledikten sonra, masum olduğuma ben de sahiden inanmaya başladım!”
Adam gülmüyor. Sadece bekliyor. Yaprak, karnını acıktırdı biraz: “Yemek Listesi – Un çorbası, etli nohut, pilav, komposto.”
Adam kitabı seviyor. Çünkü arasından dedesinin kırk yılı aşkın okumalarına ayraç olmuş takvim yaprağı çıkıyor. Adam takvim yaprağının onca yıl bir kitap arasında unutulması beklemesini seviyor. Hep biraz daha beklemesini. Daha iyi unutulabilmek için.
Adam yiyecek bir şeyler söyleyip, kitabını açıyor.
Adam kitabı seviyor. Çünkü,“Unutuş, bekleyiş. Bir araya getiren, dağıtan bekleyiş; dağıtan, bir araya getiren unutuş. “Beni unutacak mısınız?” – “Evet, sizi unutacağım.” – “Beni unuttuğunuzdan nasıl bu kadar emin olacaksınız?” – “Başka bir kadını hatırladığımda emin olacağım.” – “Fakat hatırlayacağınız yine ben olacağım; daha fazlasına ihtiyacım var.” – “Kendimi artık hatırlamadığımda daha fazlasına emin olacaksınız.” Hoşuna gidermiş gibi görünen bu fikir üzerine düşünüyor. “Birlikte unutulmak. O halde bizi kim unutacak? Unutuşta kim bizden emin olacak? – “Başkaları, başka herkes!” – “Fakat onları hesaba katamayız. Başkaları tarafından unutulmak hiç umurumda değil. Ben sizin tarafınızdan, sadece sizin tarafınızdan unutulmak istiyorum.” – “Güzel, o halde sen beni unuttuğunda emin olacağım.” – “Fakat,” diye söze başladı kadın, hüzünlü bir şekilde, “seni halihazırda unuttuğumu hissediyorum.”
Kitap bitiyor. Adam hala bekliyor. Aslında adam beklemeye yeni başlıyor. Çünkü kitap okumanın mekânı bekleyiş değildir. Bekleyiş, kitap okuyarak doldurulacak kadar ciddiyetsiz bir iş değildir.
Kadın gelmiyor. Cemre düşmüyor.
Zaten adam kadını değil, bekleyişin kendisini seviyor.
Takvim yaprağının altına, Voltaire’in yanına kitabını okuduğu yazarın adını yerleştirip ikibinüç yazıyor.“Birinci cemre (havaya)”nın yanına da çarpık bir “düşmedi” iliştiriyor.
Adam mırıldanıyor.
“Tüm bu hikayenin anlamı, bölünemeyecek, anlamını ancak sonunda kazanacak uzun bir cümlenin anlamı olmasıdır; ve bu cümle anlamını, sonunda, ancak bir hayat nefesi olarak, tüm bu hikayenin devinimsiz hareketi olarak bulacaktır.”