Bölüm 1
Bugün çok farklı bir gündü.
Eskimiş daireye anahtarımla girdim çünkü annem zilin sesinden nefret eder. Ziyarete gelen komşular da hep kapıyı çalarlar, çünkü annemin huyunu bilirler. Anahtarım bile bazen çok ses yapar diye çok dikkatli davranırım. Yavru bir kuşu avuçlarımın içinde tutar gibi anahtarımı nazikçe kapının kilidine sokuşturur, her bir pimin okşanırcasına yavaş yavaş dönmesini ve çözülmesini dinlerim. Bu o kadar zor bir iştir ki her insan kulağı bu sesleri duyamaz. Ben duyarım. Annem bu seslerden rahatsız olur endişesine kapılırım, çünkü daha yatağından kalkmamıştır. Hasta bedeni aldığı ağır ilaçlar yüzünden eskiden olduğu gibi erkenden kalkmasına izin vermez. İçten içe onun bu mili desibellik sesleri duyamayacağını bilirim ama o olasılığın bile gerçekleşmesin mahal vermek istemem. Bana kalırsa hoş bir hüsnükuruntudur.
Oysa bugün çok farklı bir gündü.
Elimdeki mukavva keseden (annem plastik torbalardan da nefret eder) sıcak ekmeğin buğusu, taze domateslere karışıyor ve o çok sevdiğim kokuyu odaya yayıyordu. Normalde bu oda hep toz ve eski hatıralar kokar, sabahları hariç.
Çünkü sabahları annem için hazırladığım kahvaltının kokusu günün kısa bir suresi için bile olsa nostaljiyle yer değiştirir. Köşede annemle babamın evlilik resimleri odanın en heybetli köşesinden bu evin insanlarına hükmeder. O resimdeki babam bir daha asla moda olmayacak bıyıklarının altındaki gülümsemesiyle bilinçaltıma seslenir her bakışımda. Hep hayal ettiğim adamla, gerçek babamın aynı adam olup olmadığını merak etmişimdir. Size şöyle anlatayım; benim için babam başarıyı ölçen bir aletin en yüksek ibresidir. O ulaşılmazdır. O sadece annemin ve ailemdeki diğer kadınların sesinden şu anki bana ulaşan ruhtur. O, ses dalgalarının muazzamlığa dönüştüğü yerdir. O hep olmak istediğim fakat asla olamayacağımı bildiğim adamdır. Babamlaşmak, anneme giden yol demektir.
Oysaki bugün çok farklı bir gündü.
Doğduğum bu garip evde her gün aynıdır, gelecek yoktur. Her gün, annemle babamın evlendiği 1983 yılının sonbaharından bir gündür. Kapıdan girer girmez bütün renkler eşikte kalır. Bu dünya içindeki dünyada bütün renkler siyah ve beyazdır. Gri renge ve gri renklilere yer yoktur. Bütün hayatları boyunca annem beyaz, babam siyahtı. Ben ise gri. Ben ailemin başarısızlığıydım. Sürekli bunu düzeltmeye çalıştım ve ben siyahlaşmaya/beyazlaşmaya çalıştıkça gökkuşağına daha çok daldım. Her başarısızlığımda anneme sarıldım.
Babam 6 yaşımda öldü. Güvendiğim ilk dal kırılınca anne
ağacının gölgesine sığındım. Okulda hep alay konusuydum, lakabım ise dünden belliydi: “yetim”.
Bir balıkçıya balıkçı derseniz alınmaz çünkü bu onu tanımlayan sözdür. Bir evsize evsiz derseniz, onu üzersiniz çünkü onu tanımlayan söz bir eksikliğidir ama yine de bir eve sahip olma şansı ve ümidi her zaman vardır. Fakat yetimlik ise doğrudan doğruya asla geri kazanılamayacak bir eksikliğin ifadesidir. Her defasında yetim diye seslenildikten sonra annemin elini tuttum.
Kavga ettim ve her seferinde dayak yedim. Ve her seferinde annemin kucağında avutuldum. Her gece altıma kaçırdığımda annem kuru çarşafımdı. Her gök gürültüsünde annemin eteğinin altına saklandım. Her acıktığımda beni emzirmek için annem asla kurumayacağını bildiğim sütlü memeleriyle arkamdaydı.
Tıptaki adı: bağımlı kişilik bozukluğu.
Okulda denedim ve yenildim. İş hayatında denedim ve yenildim. Yine de koruyucu meleğim sayesinde ikisinde de ortalama bir yerlere geldim. Şehrimizdeki ortalama bir üniversiteden mezun oldum. Babamın eski ortağının şirketinde, annemin ricasıyla veri toplama uzmanı olarak ise başladım. Her gün beni umursamayan insanlarla birlikte rastgele tuşlara basıyorum, çok mutlu değilim tabii ki ama ne yapayım gelecek kaygım var. Her şeyi olduğu gibi bırakıp gidemem ya. Minnetsizliğin daniskası olur.
Bana işimi kazandırdığı için mi, yoksa daha çok küçükken ellerimden kaydırıp düşürdüğüm hayatımı bir şekilde geri kazandığı için mi bilinmez anneme karşı sonsuz bir borçluluk içerisindeyim. O yüzden her zamanki gibi buradayım. Çocukluğumda, ergenliğimde, gençliğimde ve yetişkinliğimdeyim. Evimdeyim, benliğimdeyim.
Oysaki bugün çok farklı bir gündü.
Aşk konusunu ise hiç denemedim, çünkü açıkçası hayatımda başka bir kadına yer yoktu. Hayatını benim için heba eden kadına, onun kadar eksiksiz bir kadın götürmeliydim. Gelgelelim annem gibisini hiç bulamadım. Dahası kendim gibi birisiyle birlikte olsaydım; ailemin, bütün çevremin gözünde daha da beceriksiz ve yetersiz biri olacaktım, bunu hiç göze almadım, alamazdım. Annem, hatalarım, yenilişlerim, kaybedişlerim, terk edilişlerim, benden çok da parlak olmayan insanlar tarafından uğradığım hakaretler ve uzun sure önce kaybettiğim ümidim sayesinde kendime bir nevi hayat felsefesi geliştirmiştim. Her gün bir dua halinde bunları kendime tekrarladım.
Hiçbir şey yapmamak, yanlış yapmaktan daha iyidir.
Kafanı suyun üstünde tutmak, boğulmaktan daha iyidir.
Aptal olmak, ukala olmaktan iyidir.
Yeni bir şey yaratmak zordur, insanları onların ayak izlerinden takip etmek kolaydır.
Başarıya giden yolda başarısızlığın riskinden uzak durmak en
doğru olandır.
Âmin.
Oysaki bugün farklıydı.
Masayı hazırladım, çaydanlıktan kırmızı demi süzdüm. Çay bardağına bir yarım tatlı kaşığı bal koydum (annem beyaz rafine şekerden de nefret eder), ekmekleri elim yana yana dilimledim. Perdeleri açmaya elim yeltendi ama sabah güneşi, zaten yavaşça ölüme terk edilmiş koltukların sonlarını hızlandırmasın diye vazgeçtim. Zaten teyzelerim hep sabah güneşi sidiklinin üstüne vururmuş diye dalga geçtikleri için sabah güneşi utançtır benim için.
Küçükken hep korktum ben, şimşeklerden, sokak köpeklerinden, mutfaktaki seslerden ve babamın hayaletinden. Büyüdüm korkularım şekil değiştirdi ama hep korktum. Ergenliğimde hep beğenilmemekten, kabul edilmemekten korktum. İnsanın korktuğu basına gelir derler, sürekli dışlandım. Ben ötekiydim. Sözlerini hiç düşünmeden Pink Floyd dinledim. Herkes çok sevdi diye Fight Club’ı çok beğendim. Kızlara hiç vermediğim şiirler çiziktirdim. Gelmeyeceğini bilerek, sürekli geleceği düşledim. Bizim evin dışında da bizim kadar mutlu, güvenli evler var mıdır diye sordum kendi kendime. Altın günlerindeki kısırın tadı neden bu kadar güzel diye sorguladım. Niye üç tane halam, iki tane teyzem var ama hiç amcam veya dayım yok diye kafa
kurcaladım. Neden bu kadar ağlıyorum diye merak ettim. Bir Panasonic cep telefonum olsun istedim. Yine de Allah’a hep şükür ettim. Bu sırada bol bol kısır yedim.
Oysaki bugün çok farklı bir gündü.
O güzel yüzlü kadını, annemi uyandırmak için odasına doğru adımlarımı hızlandırdım. Her attığım adımda parkenin tahtaları son nefeslerini verircesine ciyakladı, ben ise onların merhametli tanrısı olarak ölümlerinin yavaş ve usulca olmasını sağladım. El izim kalmasın diye duvarlara değmedim. Duvar kâğıtları narin ve yaşlıydı. Tavandaki gösterişli avizenin feri sönmüş ampulü devamlı kıpraşırdı. Işığa her bakışımda aradaki tungsten parçasının buradan kurtulmak için kendini sırça köşkünde oradan oraya vurduğunu düşünürdüm.
Oysaki bugün çok farklı bir gündü.
Cilası geçmiş bakalit kapı tokmağını çevirerek odanın kapısını araladım. Ben bugün zamanın ve renklerin donduğu, hatıraların ve geçmişteki insanların hikâyelerinin daha canlı olduğu evde bir şeyler öğrendim.
Meğerse ben kambur olarak doğmuşum, annemin sırtımdaki eli beni hep dik tutmuş. Bugün ise yıllar sonra yine iki büklüm duruyorum. Meğer ben hep bir buçuk yaşındaymışım, bugün gözlerimi açtım ve kendimi 28 yaşında buldum.
Ben bugün annemi odasında ölü olarak buldum.