Sivas’ta Bir Gemi

Mustafa Okan Genç

 

Aklımda Wallace Collection’ın Daydream şarkısı, alnımda İstanbul’un yazlarına özgü nemi yüzünden akan ter damlaları ve elimde birkaç iş ilanı broşürüyle yine umutsuz umutsuz arkadaşımın Acıbadem’deki evine doğru gidiyordum. Kendimce “En azından metro serindir.” diye düşünüyordum. Yine iş bulamamıştım. İş bulmak mecburiyetti biraz. Çalışmak, para kazanmak ve en önemlisi insanın kendi geçimini kendisinin sağlaması gerekirdi. Anadan babadan para istemek koyardı adama, hele bu yaşta benim gibi; söz dinlemeyip büyük şehir sevdasına çıkmışsanız baba ocağınızdan, zor gelirdi. İnsanın gururu eziliyordu böyle düşününce. Bir iş bulmak şart olmuştu artık. Para lazımdı. Hem annem demez miydi “Parasız adam şerefsiz adamdır,” diye? Gerçi para konusunda emektar babamdan yüzü güldüğü söylenemezdi ama babam da bizi bir kere olsun parasız bırakmamıştı. Kendi babasına çekmeyip evlatlarını gözetmişti hep. En azından ben o zamanları görmesem de dedemi tanıyanlar hep böyle söylemişlerdi bana. Artık benim de bir iş bulup, çalışıp, para kazanmam şarttı ama iş bulamamıştım ya; canını sıkıyordu insanın bu durum.

15

Bu düşüncelerle Kadıköy meydanını sıcağından kurtulup metroya doğru yöneldim. Her zamanki gibi metro yine serindi. Şaşırmamıştım. Saat öğlen üç-dört civarıydı. Okul çıkışı saatine denk gelmiştim ve öğrenciler evlerine dönmeye başladıkları için metro kalabalık sayılabilirdi. İnsanlar koşarak metroya yetişmeye çalışıyor o sırada hoparlörlerden sekiz vagonlu trenin geleceği anons ediliyordu. Bunu duyan yolcular hemen sekiz vagonlu trenin geleceği mavi şeritli bölgeye doğru hızlıca yöneldiler. Bense kalabalığa pek aldırmayıp sadece üç beş adım sola gitmiştim. Tren geldiğinde bineceğim vagonun çok dolu olmasını ya da insanlara yer vermek zorunda kalmak istemiyordum doğrusu, tüm gün iş aramaktan yorulmuştum bir kere. Tren geldi ve biz yolcular inenlere pek de öncelik tanımadan doluştuk vagonlara.

Vagona kendimi attığımda çoğu koltuk, sahibini bulmuştu. Vagon; benim gibi bira içmekten göbek yapmış, alkolle arası haşır neşir olan bir adamı bile rahatsız edecek düzeyde alkol kokuyordu. Bu kokunun etkisiyle, biraz da yavaşlayarak, boş olan son koltuğa oturdum. Yanımda güneşten yanmış teni neredeyse simsiyah olmuş bir amca oturuyordu. Oturduğum zaman alkol kokusunun da bey amcadan geldiğini fark etmem saniyeler sürmemişti doğrusu. Amca solundaki genç ve hoş kızlarla bilmediğim bir dilde bir şeyler konuşuyordu ya da konuşmaya çalışıyordu. ”İspanyolca!” diye geçirdim içimden. Sonra kızlar pek yüz vermemiş olacak ki amca bana dönüp “İtalyan bunlar. Liseleri göndermiş ama beni yanlış anladılar.” dedi.

16

”Onlar benim torunum yaşında.”yı da eklemeyi unutmadı. Ben de niyeyse –herhalde konu açmak için- amcanın yaşını sordum. Kendisinden emin bir havayla “Kaç gösteriyorum?” dedi. Ben de amcayla hemen dost olmuş gibi, “Bir altmışın rahat var.” dedim.”59” dedi gülerek. Sonra tahmin ettiğim şekilde, her amca gibi yaşam dersi verecek sandım ve kocaman bir of çektim içimden. Nitekim de öyle oldu. Başladı amca konuşmaya:

“Bak evlat 59 yıl geçti. Bu hayattan ne anladım biliyor musun? Önemli olan hayatın sana yaptıkları değilmiş evlat, önemli olan senin hayata karşı yaptıklarınmış. Ben 1974 senesi Sivas Temeltepe’de askerlik yaptım. O sırada Yılmaz Güney de orada askerlik yapıyordu. O benden dört yaş büyüktü. Sivas’ın soğuğu çetindi doğrusu. Sevemedim orayı, tezkereyi aldıktan sonra da bir daha gitmedim. Bak evlat, ikimizin de isminin kısaltması Y.G. Ben Yaşar Görkem, o Yılmaz Güney. Tabii o benden büyük. Haliyle benden önce tezkeresini aldı. Gitmeden önce atış poligonun arkasına büyük harflere “SİVAS BİR LİMAN BEN İSE BİR GEMİ, BİR DAHA UĞRARSAM…….Y.G” diye yazmayı da unutmamıştı. Yazı, o gittikten sonra fark edildi. İsim benzerliği yüzünden de dayağı yiyen ben oldum. Dediğim gibi evlat önemli olan hayatın sana yaptıkları değil senin hayata karşı yaptıklarındır. Yılmaz Ağabey de son böyle yapmıştı. Dayağı ben yemiştim ama olsun yine de bir şeyler yapmıştı. Bak bunu da kim diyor biliyor musun? Orhan Gencebay’ın kemancısı…”

17

O sırada Acıbadem anons edilmeye başlamıştı vagonun hoparlörlerinde. İnmek zorundaydım. İnmeyi hiç istemiyordum ama başka çarem yoktu. Ayağa kalktım. ”Ben gidiyorum Yaşar Ağabey.” dedim. “Tanıştığıma memnun oldum.” kısmını da eklemeyi unutmadım. Sonra elini öpüp “Bu anı hiç unutmayacağım Yaşar Ağabey.” dedim. O da “Unutma! Bu güzel bir anı evlat.” dedi. Trenden indim. Trenden indiğim için üzgündüm. ”Ne vardı yani? Göztepe’ye gidip Dilanlara da uğrayabilirdim.” diye düşünmeden edemedim. Yaşar Ağabey ile biraz daha konuşabilirdim. O sırada Yaşar Ağabeyin dedikleri kulaklarımda yankılandı tekrar. Hayata karşı bir şeyler yapmam gerektiğini o an damarlarıma kadar hissettim. İş bulmalıydım, para kazanmalıydım, kendi ayaklarımın üstünde durup bir şeyler yapmalıydım. Henüz hayat ilk darbeyi vurmamıştı bana.

18