Panera II

Onur Türkan

Ölüm 2

Bir film izlersin. İlk başlarında neler olduğunu hatırlamazsın. Önemli olan sonunda ne olduğudur. Son sahne aklına kazınır, birisi “filmi izledin mi” diye sorduğunda zihninde o sahne canlanır. Hâlbuki son sahne 5 dakikadır, film ise saatler alır. Öyleyse ya film son sahneden ibarettir, ya da bu fenomen insan beyninin, insanın benliğine oynadığı talihsiz bir oyundur.

Hayatımın son sahnesindeyim. Başlarda ne olduğundan, hangi oyuncunun hangi sahnede girip çıktığının hiçbir önemi yok artık. Yaşadığım her bir saat, her bir an, aldığım her bir nefes sonu gelmeyen ve makaracının da canı sıkılmadan ruloyu kesmeyeceği filme eklenen son sahneler.

Ölüme yabancı değilim ve bir o kadar da yüreksizim. Biliyorum ki tenler ölüyor ama canlar sürekli ensemde nefes alıyor. Ölülerle yatağıma yatıyorum, cansız canlarla uykuya dalıyorum. Onlarla ölmüyorum, onlarla yaşıyorum.

Ölümle tanışmak diye bir şey yok. Tanışmaktan sonra tanımak gelir. Ölüm tanınacak bir şey değil ki. Ölüm sürekli gelir. Senin için gelmeden seni ziyarete pek çok kez gelir. Ama her gelişinde farklı bir ölümdür. Bir önceki ölümle kıyaslayamazsın. Her ölüm orijinaldir. Ne kadar sıradan bir

7

hayat sürersen sür, öldüğün ölüm bu dünyaya attığın en özgün imzandır. Ölüm yaratıcıdır, yaratandır. Bir şiiri başlatan ve bir senfoniyi bitiren ölümün gerçekliği ve tekliğidir bilmesen bile. Yapılan her şey, işe gitmen, evlenmen, çocuk yapman, kavga etmen ve doğal olarak yenilmen mutlak yaratıcının, ölümün, senin için gelmeden önce boyadığın renklerdir. Çünkü mutlak yaratıcı tuvalinde tek renk kullanır: siyah.

Tuğlalarla örülü bir odanın içine doğdum. Annemin tuğla rahminden, tuğla beşiğime düştüm. Tuğla odada birçok kapılar vardı. Her birisinin ardında farklı bir hayat vardı, biliyordum. Bazen bir şey söylenmeden bilirsin, ben de öyle bildim. Kendi kapımı buldum ve açtım. Hayatım kötü bir şakaydı, o zaman anladım. Kapının ardında tek bir tuğla vardı. Hayatımı aldım ve duvardaki boşluğa tıkadım. Ben duvarı tamamlayan son tuğlaydım. Bugün beni bağlayan sıvam döküldü, artık hiç bir işe yaramayan pişmiş toprağım. Kendimi inkâr ediyorum artık. Sürdüğüm hayatı devam ettirmemin hiçbir anlamı kalmadı bugün. Küçük kıyametimi yaşayıp, ölüp yeniden dirilmem gerekiyor şimdi.

Tanrı gibi gülüyordu ölüm. Hayat gibi somurtuyordu ölüm. Aşk gibi acıtıyordu ölüm. Ölüm aşkı acıtıyordu. Genç ve güzeldi kadın. Kalıcı ve sancılıydı günler. Ben küçükken yani dün ve ondan önceki günler kalıcı ve sancılıydı. Şimdi iyi ve kötü yok. Hiç yoktu zaten. Kötünün ve karanlığın dereceleri var sadece. Kötülüğün yokluğu iyiliğin varlığı anlamına gelmiyor. Işığın varlığı, karanlığın yokluğudur. Hayat, ölümün

8

yokluğudur. Aşk yokluktur. Bugün yokluğumun son ve ilk günü. Eski yokluğumu ardımda bırakarak, yeni bir yokluğa başlamam gerek şimdi. Merhum kralın, kraliçesi merhume olduğuna göre benim saltanatım başlamalı artık. Yeni hükümranlıkta mutlak kral benim. Ben yoklukların dolayısıyla bütün varlıkların kralıyım. Ben tanrıyım artık. Tanrı gibi gülüyordu ölüm. Ben ölümün ta kendisiyim.

Bütün bunlar aklımdan geçerken ıslak gözlerim hala annemin cansız bedenine bakıyordu. Bazen baktığını görmezsin, görmüyordum. Bakmakla görmek aynı şey değilmiş, bildim. Battaniyesi dikkatimi çekti. O kadar renkli ve güzel işlenmişti ki, bir ölünün üstünde olmayı hak etmiyordu. Üzerinden aldım, köşedeki fi tarihinden kalma koltuğa oturdum ve kendi üstüme örttüm. Öpüyordum ve gözyaşlarımı sürüyordum battaniyeye. Sanki bu battaniyede yaşıyordu annem, yatağında uzanan bedenine ve tavana anlamsızca bakan mavi gözlerine inat. Battaniye nemli toprak kokuyordu. Daha çok ağladım ve annemin yanına uzandım. Yaşlı bedenini sıkıca kavradım. İlk defa ona bu kadar yakın ve ona bu kadar uzaktım. Üstümüzü örttüm. Kahvaltı masada öylece bekliyordu. Varsın beklesin, annem beni bekliyordu. Saçları sıcak süt kokuyordu. Saçlarını parmaklarımın arasına aldım. Geldiğim yere geri dönmek istiyorum anne. Seninle beraber geldim seninle gitmek istiyorum.

Otobüse binmeye korkuyorum. 
Isırıcı bakışlardan korkuyorum. 
Allah’ın yokluğundan korkuyorum.
9

Yaşlı teni bütün yokluğunun sırlarını taşıyordu ve içten içe bütün sırlara vâkıf olmak istiyorum.

Yüce yaratıcı ölümün adıyla,

Sevgisizlikte sevgiyi bulmak ne garip şey.
Hayatsızlıkta yeni hayatlar yaratmak ne garip.
Ezilmek ve sinmek ne kadar kolay kafanı aşağıda tutarken,
Ezmek ve sindirmek ne kadar nahoş yokluğun ortasındayken,
Yine yarattın bir kez daha yüce sanatkâr sana minnettarım ve sana lanetkârım.

Âmin

Artık üzülmek istemiyorum. Bütün isteklerime, yıllar boyunca gerçekleşmemiş yaratılarıma kavuşmak istiyorum. Her gün uyandığımda içimdeki asıl benden bir şeyler kaybetmek istemiyorum. Buruşuk elini tutmak istiyorum. Benden daha aptal birinin hakaretleriyle incinmek istemiyorum. Sarkık belini kavramak istiyorum. Daha fazla küçümsenmek, hor görülmek, aptal yerine konulmak istemiyorum. Anne bacaklarını aç, eve geliyorum.

Kralın kalesi düştü.

10