Varlık iki epeyce uzun hiçlik kesiti arasındaki anlık bir yıldırımdır. Varlığı anlamak, anlamlandırmak da o yıldırıma denk gelebilmekte yatıyor. Zira altında yaşadığımız esrarlı göğün sunduğu yıldırım ancak size temas ederse onun bir ışık huzmesinden çok daha fazlası ve hayatı anlamlandırma yolunda bir nimet olduğunu anlarsınız. Varlığı, hayatı anlamlandırmak öncelikle o yıldırımın acımasız dokunuşunu ölümlü tenimizde hissetmemizle olabilecektir. Kendi paratonerimizi inşa etme veya imkanlarımız dahilinde kendi paratonerimizi inşa edemiyorsak bize adanmış, yol gösterecek yıldırımın düşeceği o yüksek ağacı bulup altında bekleme cesaretini gösterebilmeli. Birincisi daha kesin bir çözümken ikincisi şansa bağlı olmasıyla daha muğlak bir çözüm.
Asıl soru: Bizi bu anlamsızlıktan kurtaracak o anlık yıldırımla randevumuzu erteliyor, bir şimşeğin peşinde mi koşuyoruz; yoksa tüm cesaretimizle bu randevuyu olabildiğince erken bir tarih için mi düşünüyor ve çabalıyoruz? O yıldırım temas edene kadar hepimiz değersiz, işlevsiz, anlamsız organizmalarız. Başka insanların
zihinlerinde bizimle ilgili tasarımları değil buradaki; değer, işlev ve anlam. Böyle olsaydı değer, işlev ve anlam da göreli olarak farklı insan topluluklarının nazarında farklı tanımlar çerçevesinde değerlendirilirdi. Kimi topluluklarda en değerliler en zalimlerken kimi topluluklarda
en mazlumlar olabiliyor. Kimileri anlamı faydada bulurken kimleri ahlaki doğrularında buluyor. Dolayısıyla buradaki değer, anlam ve işlev de kendi zihnimizin kendimiz hakkındaki tasarımı. Kendi bilincimizin biricikliği ve bu bilincin farkındalığı işte o yıldırım da.
Evet varoluş özden önce gelir belki ama kesin olan bir şey varsa hiçlik, yokluk; varoluşu da özü de önceler. Hiçlik, yokluk aynı zamanda sonra da gelecek olandır. Yani aslolan hiçliktir. Aslolan iki hiçlik kesiti arasında sıkışmış olduğumuzun farkına varabilmek. Bir uçurumdan aşağıya itildik ve en nihayetinde yamaçtaki sert zemine çarpacağız, bu serüvenimiz bir son bulacak. Düşüşümüz, boşlukta salınışımız ne kadar uzunsa o kadar varız. Varoluşumuz kozmik takvimde saliselerle ifade edilebilecek bir süreden ibaret. Hepimiz insanlık tarihi içerisinde değersiz, varoluşu anlamsız saliselerden başka bir şey değiliz. Bir neandertal ne kadar yer ettiyse bu havuzda en önemlisinden en önemsizine biz de o kadar yüzebiliyoruz. Bizi uçurumdan aşağıya iten, düşüşümüz boyunca kesin sonu bildiğimiz halde -kimilerimizin bunun bir son değil,
sonsuzluğun başlangıcı olduğuna dair avuntuları da olsa- tenimizde hoş bir ürperti uyandıran havada salınışımızı bize veren kimdi? Bunun bir tesadüfler silsilesi olduğunu söylemek diğer taraftan bir üst aklın bize bunu hediye ettiğini düşünmek de mümkün. Açıkçası birincisi daha mantık sınırları dahilinde çünkü bir kusursuz üst aklın bize bu salınışı hediye etmesinin temelinde ne gibi bir düşünce yattığını açıklamak noktasında tutarlı bir cevap üretilemiyor.
Ne yapmalı? Salınışın tadını çıkarmalı. Çıplak tenlerimizi okşayan hava kütlelerini kesin sondan önce olabildiğince, bütün benliğimizde hissetmeli. Bizimle beraber salınanlarının, bu salınışı anlamlandırmaya çalışanların ellerinden tutmalı, beraber salınmalı. Anlamı tuttuğumuz ellerde, kavradığımız parmaklarda bulabilmeli.