Sanrı Nöbeti

Can Öz

 

 

Bu kış gününün sabahı olamayacak kadar açık ve ılık bir havaya uyanıyorum. Böyle havalarda iyi hissederim ama bu sefer farklı. Pencereyi açıp bir sigara yakıyorum. Sigarayı içime çekerken bu güneşli hava ve aralık ayı tezatlığı beni korkutuyor. Telefonumun oval düğmesine basıyorum ve kilitli ekranında "27 Aralık 2015" tarihini görüyorum. Telefonumla oynandığı ve benim bir yanılsamalar dünyasına itildiğimi düşünmeye başlıyorum. Telefonunun ekranını sağa kaydırıp şifremi giriyorum ve Yakup'u aramaya karar veriyorum.  Selamlaşma faslına dayanamayacak kadar sabırsızım:

-Alo, abi biz hangi aydayız?
-Aralıktayız abi.

Aralık olamayacağını anlatmaya çalışıyorum ama nafile. En sonunda Yakup "Daraldıkça arayabilirsin beni." diyor ve kapatıyoruz. Küresel ısınmanın etkisi o an aklımın ucundan bile geçmiyor. Bana çok ağır bir sakinleştirici verdiler ve ben çok uzun bir süre uyku halindeydim. Bu süre zarfında yaz oldu ya da beni o an yaz yaşanan bir ülkeye naklettiler ve daha önceden hazırlanmış bir mizansenin tam ortasındayım.

15

Bu psikolojik bir deney. Evet, bu kesinlikle psikolojik bir deney! Bu deneyi yürüten her kimse öfkemin, nefretimin büyük bir kısmı ona yöneliyor. Geri kalanıysa beni bu deneyin bir parçası haline getiren yakın çevreme. Bu insanlık dışı ve acımasızca. Bir yanılsamalar dünyasının ortasında çırpınıyorum. Her şey o kadar belirsiz, uyumsuz ve saçma ki gerçeklik algımın zemini altımdan kayıyor. Bundan sonra da neden böyle bir deneyin bir parçası haline geldiğimi irdeliyor, içli bir vicdan muhakemesine girişiyorum. Ne yapmıştım? Son yıllarda yaptığım bütün piçlikleri tek tek masaya döküyorum ve gözüme hiç dişe dokunur bir şey çarpmıyor. Her şey o kadar incelikli düşünülmüş ve usta işi organize edilmiş ki tanrısal bir kudret arıyorum bunun altında. Tanrı fikri oldum olası mantıklı gelmedi bana ama o an Kierkegaard'ın Korku ve Titreme'sinden "İman aklın bittiği yerde başlar." sözü geliyor aklıma. Kierkegaard'ın yücelttiği İbrahim ve nicesi gibi sorgusuz bir teslimiyet içine mi girmeliyim? Eminim kendimi olmayan bir Tanrı'nın kollarına bırakmak daha güvende hissettirecek ve bu saçmalığa bir anlam yükleyecek. Zaten Tanrı varsa da benimle taşak geçiyor olmalı. Ona inanmadığım için benimle taşak geçen bir Tanrı! Bu tezimi Nietszche'nin ömrünün son on bir yılında yaşadığı akıl hastalığıyla daha da güçlendiriyorum. Tanrı onun hakimiyet alanına muhalefet edenleri bu şekilde cezalandırıyor olmalıydı.

Aslında fark edemediğim şey dönemsel olarak yaşadığım bir kurgunun içinde olduğuma dair inancım hiç yitip

16

gitmiyordu. Sadece bu dönemlerin dışında zayıflıyordu. Belki de en büyük hatam hayattan saf bir gerçeklik beklentimin olmasıydı. Kurguyla gerçekliği ayıran şey kalın bir çizgiden ziyade ince bir çizgiydi ve bu ince çizgi bazen siliniyor, kurgu ve gerçeklik iç içe geçiyordu. Kabullenemediğim hakikat de buydu. Gerçeklik kurgudan ayrılamazdı çünkü kurgu gerçeklikten beslenirken aynı zamanda onu etkiliyordu da. Bize has, iç dünyamızda yaşadığımız duyguların dışavurumunu dahi çoğu zaman kurgularda gözlemlediğimiz yöntemlerle yapmaya meyilliydik. Arayıp da bulamadığım samimiyet belki de bundan kaynaklanıyordu. Herkes aktör, aktris edasıyla hal, hareket ve tavırlarını yönlendirirken kötü bir filmin başrolü olduğuma dair inancım artıyor, karşılaştığım her şeyi bu yönde yorumluyor ve alakasız olaylar arasında ilişkiler kurmaya başlıyordum. Pastanedeki garson kızın güleryüzünü iki gün önce dilenci çocuğa verdiğim 5 liraya, Kartal metrosunda kan şekerimin düşmesiyle yaşadığım panik atağı Bambi'de yediğim yemeğe bilinçli olarak eklenmiş bir maddeye bağlıyordum.

17