Hafif bir tebessümle karşılık verdi kendisine “Geçmiş olsun,” diyen hemşireye. Serumun çıkarıldığı yere baktı. İyileşmiş, iyileşmekte olan ve yeni birçok iğne izi vardı vücudunda. Başı kaşınıyordu, bir eliyle saçını çekiştirirken bakışlarını hemşireye çevirdi. Omuzlarına gelen, düz, kahverengi saçları vardı hemşirenin. Beyaz çarşaflı hasta yatağından doğruldu, kendini halsiz hissediyordu. “Son olarak bir üstünden geçelim genel kontrolün, ondan sonra biraz dinlenin,” dedi hemşire. Dinlenmek, bir an önce dışarı çıkmak istiyor olmasına rağmen, iyi bir fikir gibi görünmüştü. Hemşirenin sorularına yanıt verirken kapı çaldı.
İçeriye 6-7 yaşlarında bir kız çocuğu girdi. Üzerinde kırmızı bir elbise, başında da elbisesinin renginde bir bandana vardı. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle “Merhaba ,”dedi. Odanın biraz önceki sessizliği bir anda canlanmıştı. Küçük kız yatağa doğru yaklaştı, elbisesinin cebinden özenle katlamış olduğu bir kağıt çıkardı ve yatakta yatan kadına uzattı. “Bunu senin için yaptım Tezer,” dedi. Kadın kağıdı aldı, dikkatlice açarken “Teşekkür ederim Şimal,” dedi. Şimal yatağın demirine başını yaslanmış, gözlerini kocaman
açmış Tezer’e bakıyordu. Kağıda büyük, pembe yapraklı bir ağaç ve ona sarılmış olan sarı saçlı bir kız çocuğu çizilmişti. Çocuğun saçları upuzundu. “Çok güzel olmuş,” dedi Tezer. ”Ben birazdan tekrar geleceğim,” diyen hemşirenin odadan çıkmasıyla Şimal yatağın sağ tarafına geçerek kadının yanına oturdu. “Sana anlattığım gibi, gördün mü? Bir ağaca sarılırsak onu tekrar canlandıramayız demiştin. Kanıtladım işte. Benim şimdi gitmem gerekiyor. Tekrar gelirim, sen de gel ama,” dedi Şimal, yataktan kalktı ve hızlıca odadan çıktı.
Tezer elindeki kağıda bakarken Şimal’in bir hafta önce söylediklerini anımsıyordu “Kurumuş ağaçlara sarıldığımızda, canlanırlar. Hatta ağaçların, toprağın sırlarını bulutlara fısıldadığı, bu yüzden de ormanlık yerlerde yağmurun çok olduğunu bir kitapta okuduk annemle. Topraktaki sırlar yazıyordu; toprağın dili oluyorlarmış ağaçlar. Ama ağzımızdaki gibi dil değil, sözü olacak şekilde olandan. Annem dedi ki: ‘Bir ağaca sarılıp ağladığında, derdini de fısıldamayı unutma. O, toprağa yaptığı gibi senin derdini de taşır. Sen gözyaşı dökeceğine bulutlar ağlasın. Berekettir.’ Gerçi ağlamamı doktorlar da istemiyor. O yüzden böyle bir yöntem buldular belki de.”
Tezer ve Şimal yaklaşık bir ay önce tanışmışlardı. Şimal’in odasının önünden geçerken açık olan kapıdan, kapının hemen yanında duran aynanın üzerine bir şeyler çizmekte olan bu çocuğu görmüştü. Biraz daha dikkatli baktığında, kızın yansımada başının üzerine denk gelen yere bir yandan şarkı söyleyerek, boyalarıyla saç çizdiğini fark etmişti. Tezer, kızın kendisinden rahatsız olacağını düşünüp oradan hızlıca geçmeye çalışsa da Şimal onu fark edip biraz önce de olduğu gibi kocaman gülümsemesiyle “Merhaba,” demişti. O andan beri ikisi de birbirini desteklemeye başlamıştı. Şimal’in hastalığı Tezer’inkinden biraz daha uzun süredir vardı; ama Şimal, Tezer’in içindeki canlılığın katlarcasına sahipti. Bazen bu yüzden kızardı Tezer’e, bazen de aklınca dersler vermeye çalışırdı. Anlattıklarını desteklemek için bir sonraki görüşmelerinde elinde özenle katlanmış resimlerle gelirdi. Şimal içinde taşıdığı canlılığı karşısına çıkan herkese yansıtırdı.
İki hafta olmuştu, Tezer küçük arkadaşından haber alamıyordu. Birkaç gün sonra hastaneden gelen bir telefonla durumu öğrenmişti. Şimal aniden kötüye gitmeye başlamıştı ve maalesef ki kurtulamamıştı. Küçük bedeni dayanamamıştı. Tezer ne yapacağını bilemez haldeydi. Bunu kabul edemiyordu. Şimal’in içindeki taze, ışıl ışıl yaşam kıvılcımının sönebileceğini düşünemiyordu bu şekilde, bir anda. Dışarıya çıktı. Bulduğu ilk ağaca sarıldı. Sıkıca sarıldı. Şimal’in sözleri yankılanıyordu zihninde. Kendi sesi de eşlik ediyordu yankılara;
“Ölüm geliyor aklıma, ölüm. Bir ağacın gövdesine sarılıyorum.”
Sayfa 23 yükleniyor…