Enrico'nun muhafızları beni şehirden çıkarmak için vurmaya başladılar. Yazılı veya sözlü bir emir yoktu açıkçası, bu rutin bir işti. Sert kollarından soğuk yumruklar iniyordu örtülü yüzüme. Demirden ayakkabıları bacaklarımı kıracak gibiydi. Bu insafsız dayaktan kaçmak fırsatı kalmamıştı. Oracıkta yere kapandım. Yan yatıp başımı dizlerimin önüne koydum, sanki başımı değil de dizlerimi saklamam gerekiyormuş gibi. Çünkü onlarca zanaatçının işbirliği ile yaptığı beyaz, parlak dünyalarına bir leke bırakıyordu dizlerim. Bu leke şehrin meydanlarına, kiliselerin çan kulelerine, zenginlerin bahçelerine yağan rahmeti engelleyecek diye korkuyordum. Üzerimde kara bulutların, gözleri kapanan cinlerin, göç eden kuşların bir daha dönmeyecek oluşlarının ziftten laneti vardı. Kapüşonumdan tutup sürüklemeye başladılar. Mermerlerin siyahlaşmış aralarına bakarak sürüklenmeyi kendime bir yaşam belledim o anda. Önceleri, çok önceleri, erken bir hayatta, neyim farklıydı ki?
Demirci Alberto Usta araya girmeye çalışsa da yapamadı. Ona gözdağı vermek için çekilen kılıcı anında tanıdı. Bu
onun dövdüğü kılıçlardan sadece biriydi. Korkmadı ama şaşırarak geri çekildi. Elleri havadaydı, yapıtının kusursuzluğuna teslim olmuş gibi bir hali vardı. Muhafızlar beni tekmelemeye devam ederken sesler duymaya başladım. Başka başka sesler; şikayetçi ve kabulsüz, acıyan ve kollamayan, tepeden ve bağışlayıcı, tutuk ve öfkeli; " Vurmayın günahtır." " Vurmayın, o zaten cezalandırılmış. " " Tanrı, onu bu dünyada cezalandırdı zaten. " " Burada ne işi varmış, vurun gitsin. " " Bu cüzamlı sıçanları şehre almayın artık! " " Vurun ne bekliyorsunuz! " " Vurun! "
Bu sesler Görmeyen Gözler Ordusu'nun sesleriydi. Onların duydukları sesler vardı, uğultular. Yansıttıkları sesler vardı, uğultular. Tüccar gemilerindeki kaptanları bilirlerdi. Bakımlı saçları, güçlü kuvvetli kolları bacakları, iyi beslenmekten kanlanmış yanakları bilirlerdi. Aziz Marko'daki altın kaplamalı, zümrüt taşlı kadehleri; zengin saraylarındaki gümüş işlemeli altıgen tasları bilirlerdi. Zarafetli duruşları, topluca hareketleri bilirlerdi. Görmeyen Gözler Ordusu dizlerimden süzülen kanı bir lanet olarak bilir ve bildirirdi.
Eprimiş pardösüm demirden tekmeler altında iyice limelenirken Görmeyen Gözler Ordusu'nun sesleri kanlı bir açık artırmaya dönüşmüştü. Gözlerimi açmış olsam da köle pazarının karanlık laneti karşısında kör sayılırdım. Onlarca
köle, elleri arkalarındaki kazıklara bağlanmış, sergileniyordu. Biri dışında yüzleri belirsiz, isimleri söylenmeye söylenmeye unutulmuş ve gözleri sönmeye yüz tutanlardı onlar. Constatinapol'den getirilmişlerdi. Yüzü belirgin olan için birbirini yiyordu Görmeyen Gözler Ordusu. Açık artırmada sayılar birbirinin üstüne çıkıyor, peşlerine de "Duka" ekleniyordu hemen.
"Yirmi beş duka, hayır elli duka, elli beş duka, altmış duka, yetmiş, yetmiş beş duka, yüz duka, olmaz efendim yüz yirmi duka... "
Onu görüyordum. Elleri arkasından bağlı, ayakları dünyanın tüm taşlarına basmaktan paramparça olmuş, ikinci parmağındaki Avrupailik silinmek üzereydi. Gözleri gördüğü vahşetin tüm kanını toplamıştı. Yanmış şehirler görmüştü, yakılmış insanlar. Yüzündeki yanık bundandı. Omuzlarından düşen elbisesindeki çiçekler bağlı olduğu kazığa can verme niyetindeydiler. Köle pazarını kaplayan kara bulutlar sadece onun üzerine ışık düşmesine izin veriyordu. Açık artırma devam ettikçe çiçekler kazığa can vermekten vazgeçti. Ellerindeki zincirler uzamaya başladı. Diğer kölelerin kazıkları ağaç, zincirleri sarmaşık olurken, onun kazığı ölüyor, zincirleri uzuyordu. Görmeyen Gözler Ordusu'nun açlığı da arttıkça artıyordu;
"Yüz elli duka, yüz altmış, yüz yetmiş, yüz yetmiş beş duka, yüz seksen duka, hayır hayır hayır, yüz doksan duka, hayır hayır hayır, iki yüz duka..."
Sayıları artırıp sonuna duka ekleme yarışı açlıklarını doyurmuyor, fenası artıyordu. Bu; kim daha çok acıkacak yarışı, onlara haz veriyordu. Onlar kendi hesaplarına olmayan kumarları oynamayı severlerdi. Duydukları sese benzer sesler çıkartmayı severlerdi. Duydukları sesler vardı, uğultular. Yansıttıkları sesler vardı, uğultular.
O sırada Enrico'nun muhafızları tezahüratsız kaldıkları için demirden tekmelerini bir kenara koydular. Dizlerimden süzülen kanıma bakarken bir başka kanın buna eşlik edip güldüğünü gördüm. Dizlerinden süzülüyordu kanları. "Artık değil, evet, artık değil, benim o, benim!" diyen birisinin zafer kahkahaları çınlıyordu açık artırmanın bitişinde. Onun aksine ben donuk ve katıydım. Gülümseyecek yerlerime demirden tekmeler gelmişti sanki. O anda kara bulutlar ışık vermeyi kesti üzerine. Birleşen kanlarımız mermerlerin siyahlaşmış aralarında akıyor, o ince ve kirli yolda ilerleyip, karanlık ile aydınlığın sınırında bir İrene çiçeğine can oluyordu. İrene çiçeği büyümeye siyahça bir başlangıç yaptı, sonra renkleri bir kırmızıya bir yeşile bir maviye bir sarıya çaldı. Gövdesi gittikçe dikleşip yeşile kestiğinde bir çığlık kopardı. Bu çığlık göğe bir çağrı oldu. Bu çığlık yere bir çağrı oldu. Gök hareketlendi. Yer hareketlendi. Bulutlar yer değiştirmeye, bir savaş için mevzilenmeye başladı. Dağlar, tepeler yer değiştirmeye, bir savaş için mevzilenmeye başladı. Bir hat kuruluyordu gökte. Bir hat kuruluyordu yerde. Kılıçlar, yaylar, icat edilenler, icat edilmeyenler, tarih önceleri, tarih sonraları.
Diziliyorlardı gökte. Diziliyorlardı yerde. Bir aydınlık saf tutuyordu.
Gök delindi, şehrin kapıları kırıldı. Kara lanetleri dört kişi delerek açtılar yolu, kökleri köle pazarına giden bir ağacın üstünde gözleri kapanan cinlere, Demirci Alberto Usta'nın dövdüğü kılıçları sallayarak iniyorlardı. Kara lanetleri onlarca kişi, onlarca; cüzamlı, vebalı, firengili, kör, sağır, dilsiz kaynağı köle pazarına giden bir nehrin üstünde Görmeyen Gözler Ordusu'na, Demirci Alberto Usta'nın dövdüğü kılıçları sallayarak ilerliyorlardı. İniyor ve iniyorlardı günün tekrar doğacağı yere. İlerliyor ve ilerliyorlardı günün tekrar doğacağı yere. Kılıç sallayarak inen dört ışığa kesmiş dört kişiye Yeni Kudüs'ün dört bronz atı verildi. Kılıç sallayarak ilerleyen onlarca ışığa kesmiş onlarca kişiye onlarca Yılkı Atı verildi. Çift taraftan sarıp, yerden ve gökten, Görmeyen ve Kapalı gözleri, aça aça ilerlediler bir baştan bir başa. Çift taraftan sarıp, yerden ve gökten, aça aça ilerledi ağaç ve nehir, tüm lanetleri boza boza. Ağaç İrene ile buluştu, nehir İrene'yi sardı sarmaladı. Bütün köleler ağaçlarıyla kurtulurken o sessizce İrene çiçeğine bakarak "Ben!" dedi.