Garsondum bir ara. Balçova'da bir otele şirket üzerinden ekip olarak gidiyorduk. Taşerondum tabii, kadro falan değildim. Yedek de değil ama. Taşeronluk bir başkadır. Devlet ehlinin el altından takılıyorsun yani. Ben oldum olası iş hayatındaki emir-komuta zincirinden nefret etmişimdir. İş hakkında bir boktan anlamayan bir tane lavuk gelir, “ben şefim” der sen de “tamam” dersin “şunu yap” der yaparsın. Gerçi yaptığın halde de yap der. Sen kardeşinin elini tutup yürüttüğün çocuk da yürüdüğü halde “yürü hadi” diye bağırırsın ya, o da öyle. Bir komuta meselesi. Bir büyüklük meselesi. Bir liderlik güdüsü. Bir de şirketin şefi vardır ki o da kadro şeflerle kıyasa girmiştir. Hele ki kadınsa, halimiz duman.
Masalara servis açmaya başladım. Yekten takılıyorum. Akşam Hakan Altun gelecek, çok büyük bir patronun düğünü varmış. Büyüklük ölçülebilir bir şey değil tabii, cebin daralıp şişmesiyle alakalı. Servis açmaya devam ederken Serap Hanım beni uzaktan süzüyor, İsa Bey de hararetli bir şekilde telefon görüşmesi yapıyordu. Serap bizim, İsa otelin şefi. Ben servise devam ediyor, Serap'a hiç bakmıyordum. Güzel kadındı ama. Otuz yaşlarında falandı, güzelliği de o
yaşa uygun ve bulutluydu. Okan geldi. Beni yanına çağırıp bugün dikkatli olmamızı söyledi. Hiç tınmadım. Balkona çıkıp sigaramı yakarken dışarıdaki ortamı gördükçe iğreniyordum. O elitist güzeller, Gelin hanımın ABD gezisinde, bir eyalette gördüğü kürk hakkında paradoksa kapılmışken, yaşı büyük olan sarkık güzeller hayvan haklarını savunmamız gerektiğini vurgularken, yakışıklı smokin sahipleri bedelli askerlik hakkında bir-iki şeyin yanlış olduğunu tartışırken, yaşı biraz daha dolgun yakışıklı amcalar Cumhuriyet gazetesinin eskisi kadar onları tatmin etmediklerini hemfikir bir şekilde söylerken ben o dumanı üfledikçe Satürn görünmez hale geliyordu. Toz bulutu değil, nikotindi. Hayattı işte sevilmek istenen. Yaşamaktı.
Akşama doğru misafirler yavaş yavaş ortamı doldururken, samimiyetsiz müzikler kulağımı tırmalamaya devam ediyordu. Güzel hatunlarla iletişimi yavaş yavaş sağlıyor, bir iki sohbetim sırasında onları kahkahalara boğarak vaktimi dolu geçirmeye çalışıyordum. Akşam saat 7'yi gösteriyordu. Müzik biraz daha nizam almış, danslar başlamıştı. Mesainin bitimine üç saat kalmıştı. Ortalıkta takılıyorduk. Birden Okan bana İsa Bey'in takıma geçip orada kalmamı söylediğini iletti. Benim işime gelirdi. Bu iğretiden uzak kalmak için zaten bahane arıyordum.
Takıma geçtiğimde bu kadar servisin 3 saatte bitmeyeceği aşikardı. Ben de yavaş yavaş, gittiği yere kadar havasında başladım. Zaman ilerledikçe İsa Bey gelip bunu yetiştirmem gerektiğini söylüyor, ben de bunun benim mesai saatlerim
içinde mümkün olmadığını söylüyordum. Serap Hanım geldi. Bunları bitirmezsem çıkmam gereken saatte çıkamayacağımı, bitene kadar orada kalacağımı söyledi. Emir kiplerinin havalarda uçuştuğu, kibir irtifasının gözden kaybolduğu bu ortamda iyice bunaldım ya da bulandım. Serap'a gitmek istediğimi söyledim. İşi bıraktım. Hanım değildi artık o, Serap'tı. Hanımlığını yitirmişti bende. Çok güzeldi ama bu beni ilgilendirmezdi. Beğeni listemden çıkarmıştım onu, hasbihal bölgemden uzaklaştırmıştım. “Buradan çıkamazsın, gücün yetiyorsa çık!” dedi bana. Güç ölçüsü vardı ortada bir de iddia. Sekiz saat poker masasından kalkmamış bu adamla iddia edilmişti. Ringlerden düşmemiş bu adamla güç ölçüştürülmüştü. Rest dedi, kağıtları kapattım, potları öne sürdüm, hepsi dağ oldu önümüzde. Rölans dedim, sigara yaktım. Düşündüm. Otelden nasıl kaçarım diye. Çıkamazsın demişti bana çünkü, gücün yetiyor mu diye de küçümsemişti.
Serap gitti. Bende mutfaktan ayrılıp dar koridorun yangın merdiveninden otelin bahçesine doğru hızlı adımlarla inmeye başladım. Papyonumu çıkarıp attım, gömleğimi pantolonumun içinden çıkardım, üstten üç düğme açtım. Yeni bir manyağı giyindim üzerime. Mode on: “Escape plan”
Güvenliğin yanına gidip kimliğimi istedim, vermediler. Kimliksizdim. Kayıptım. Ayıktırmadım mevzuyu. Belki anlatsam çıkaracaklardı fakat güvenmedim onlara.
Dışarıdan gelebilecek olan tehlikelere karşı güvenlikti onlar, içeriden gelen darbeye karşı koymak adına eğitimli
olduklarını sanmıyorum. Bende vukuat çıkaracak kadar eğitimsiz değildim. Usulca gitmeliydim, olay çıkarırsam kaybederdim başarısız olurdum ve Serap çıkardığı Flush Royal ile darmaduman ederdi beni. Otele geri döndüm. Sivil elbiselerimi giyip tekrar bahçeye çıktım. Hava karanlıktı. Otel ne idiği belirsiz bir yere konuşlanmıştı. Kuş uçmaz, kervan geçmez. Çıksam ne olacaktı bilmiyorum. Reşit de değildim. Serap çıktı. Hemen bir duvarın arkasına saklandım. Okan beni arıyordu bahçede. İsa Bey bağırmaya başlamıştı. Beyliği ancak belinde olan lavuğun tekiydi. Otelin arkasına doğru koştum. Göz gözü görmüyordu. Duvarı gördüm. İki metre yükseklikte, üzerinde jiletli tel barındıran korkunçlukta beni izliyordu sanki. Kimlikten vazgeçtim, hemen soyunmaya başladım. Tekrar gömleğimi ve siyah pantolonumu giydim. Kunduralar yoktu tabii, papyonun da Allah belasını versin zaten. Koşmaya başladım duvara ayağımı dayayıp dirseğimi jiletle tellerle arasında on beş santimetre bulunan mesafeye koydum, vücudumu büktüm. Sol ayağımı da duvara dayadım, son gücümle asıldım ve duvarın üzerinde jiletli tellerle raksa başlamış bulundum. Serap fark etti. İsa da fark etti. Koştular duvara doğru.
Heyecanlandım. Ayaklarımı duvara olağan gücümle basıp zıpladım. Dışarıdayım. Atlamıştım duvardan. Üstüm paramparça olmuştu, dirseklerim kanıyordu, kesik kesikti vücudum. Otelin kapısı gideceğim istikamet yönünde kalmıştı. Koşmaya başladım, otelin kapısında İsa belirdi, durdum yumruğu çaktım. Serap gördü. Resti gördüm. Serap'ta Flush falan
yoktu, beş benzemeze rest çekmişti, “kare as!” dedim. Masaya vurdum. Kaçmaya başladım. Serap şaşkınlıkla ardımdan bakakaldı.
Yokuş aşağı, etrafı ağaçlarla çevrili uzunca bir yol ve koşturan bir garson. Balçova Kipa'ya doğru yardırmaya başladım. Kaçmıştım. Serap masadan kalkıp ağlamaya başladı. Yolun ıssızlığında yorulmuştum. Bir ağacın dibine çöküp üstümü çıkardım. Kıyafetlerimi giyindim kanıyordu her tarafım. Sigara yaktım. Az ileride manzaraya karşı bi' Peugeot'dan çınlayan bira şişelerine karışmış azılı bir Gencebay şarkısı kulağımı okşuyordu. Kalktım. Yanlarına gittim. Sormadılar kanlarımı, nereden geldiğimi, nereye gittiğimi... Bira verdiler. İçtim. Bi bira daha bi bira daha. Rakı açıldı. Sigara üstüne sigara. Gencebay üstüne Gencebay. Ayrıldım. Çakırdım. Mazındım, az da olsa yaralı. Arkamdan bir Symbol selektör yaptı. Kafamı çevirdim, yetişkin bir adam. Nereye gittiğimi sordu. “Nerede bir hayat belirtisi varsa oraya” dedim. Cevap vermedi. Sürdü arabayı. Bir yaşam belirtisi yoktu etrafta. Sadece manzara ve berduşlar. İsa'ya yumruk atmamdan sonra beni takip edebilecek bir sürü adam olduğu hissiyatı beni korkutmuştu tabii.
Yürüdüm saatlerce. Sonunda otobüs duraklarını buldum. Hastaneye de gidemezdim. Kimliğim yoktu. Cebimde otuz beş lira para var. Taksi tutsam, eve gitmeye kalksam kredi çekmem lazım. Telefon desek şarjı bitti. Çaresizlik tarafından dumura uğramış olmanın görkemiyle, Serap ve
İsa'nın beni ketenpereye getirmenin erkanıyla içsel boyutta kırgın, düşsel boyutta arzularına kavuşmuş, fiziksel boyutta yaralıydım. Konak otobüsü nihayet geldi binmedim. Gittim dört bira aldım 20 lira. Taksiyi çevirdim, “sür” dedim “otele doğru. Gencebay çınlayan Peugeot'dan yanına” dedim. Baktı. “Sür” dedim. Sürdü. Yokuşu tırmandı. Benim saatlerce süren o çaresizliğimin, domino taşı gibi devrilmiş vücudumun seyrettiği yokuşu on dakikada tırmandı. Peugeot'u gördüm. Hala Gencebay çınlıyordu. İndim. Yanlarına gittim abilerin. Yine konuşmadılar. Biramı açtım, kana kana içerken, kanaya kanaya söyledim "Dön" şarkısını.