“Rüyalarımda zenci kadınlar görüyorum, kulağıma anlatıyorlar öykülerini usulca. Sonra da tozlu elleriyle gözlerini ovuşturuyorlar, gözyaşları karışıyor toprakla, kuruyor, kanıyor yanaklarına, damla damla oluşturuyor kil tabletlerini. Gök bakıyor bize, çatlarken kabuklarımız.”
Gün doğumunda hissediyorum ayaklarımı, sapsarı karıncalar geziniyor parmak uçlarımda. Yaşamak dedim, boş zamanlarda televizyon seyredebilmek kadar yüceyse eğer, medyadan beslenen bir kene gibi tam ciğerinden söküp alabilirim ruhunu bu dev ekranların. Televizyonu kapattım. Ateşten merasimle ayaklandım, pencereye doğru. Duvarlarım dökülüyor, ayaklarımın altı bembeyaz, oda yıkılıyor üstüme, gözlerimi yakıyor.
Algılarımı düşselleştirdiğim an fark ediyorum; ne benim düşüncemin ne de bu duvarların bir anlamı var. Ulan Arthur, eğer bensem gördüklerimi değerli kılan, eğer benim düşlerimse bu gerçeklik, burnumdan öteyi göremiyorsam ve eğer anlamaksa benim derdim, aç bir kurt gibi dişlerimi geçirebilirim kanatlanan hayallerime…
Kalemi ters elime alıyorum:
Uyanıyorum,
Taşlar ayağıma batıyor,
dolduruyorum kulaklarıma
yalıtıyorum dünyayı.
Sımsıkı düğümlüyorum anılarımı,
Uçağa binmeyi özledim,
mangal yapmayı, işe bak.
Şimdi yanımda iki karga var,
belki onlar,
onlar okurlar yazdıklarımı
çünkü sizden
sizden hiçbir şey beklemiyorum!
Kilden mezar taşımı dikin, bir hamlede
Kapkara suların, kara çamların yanına
Yıkadıkça üstündeki ağıtları, duysunlar kara çığlıkları.
Ayaklarım ıslak, sırılsıklam…