“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine…”
Nazım Hikmet
Kesme camlar güneş vurdukça yedi renk alıyor. Annemin parmaklarından ibrişimden olma yedi renk akıyor. Renk körü olan babam yalnızca bakıyor. Kös kös. Karısına ve parmaklarına ve şu hiç kalın olmayan camlara ve güneşe. Ben de yalnızca bakıyorum. Dik dik. Anneme ve parmaklarına ve şu pek kalın olmayan camlara ve güneşe. Kardeşim de bakıyor. Anlayamadığım bir biçimde. Annesine ve parmaklarına ve şu her şeyden kalın olan camlara ve güneşe. Kardeşimin adı Piçkurusu.
Bir zaman sonra, tıpkı annemin eşi menevişli gözlerini ilk kez doğrudan bana çeviriyor Piçkurusu, bakışı yüzümü sıyırarak boşluğa kayıp siliniveriyor. Elini uzatıyor. Parmakları mosmor. “Rengim değişiyor abi, görüyorsun, görebiliyorsun değil mi?”
Parmakları büsbütün kangren olmuşmuş. Bir iğne çıkarıyor cebinden. İki eline de batırmamı istiyor. Dediğini yapıyorum, verdiği iğneyle ellerinin her yanını delik deşik
ediyorum. “Bak, kan akmıyor abi, bak bak baksana kanamıyor parmağım, parmaklarım kanamıyorlar! Sanki hissetmiyorlar abi artık yaşamıyorlar.”
Haklı. Can girmiyor oralarına, kan çağlamıyor ellerinde ve kollarında ve daha birçok uzvunda. Kangren olmuş yerleri yaşamıyor artık. Zaten o da yaşamıyor ki. Ben de yaşamıyorum. Hiçbirimiz yaşamıyoruz aslında. Bu sayede hiçbir şey kanatamaz bizi. El âlemin litre litre taşıyıp bir damlasına kıyamadığı kandan bizde zerre yok, kalmadı. Bitti yani. Onsuz ne mi yapıyoruz? Hiç. Duruyoruz öyle. Eski günlerdeki gibi. Ya ne yapacağız? Biz hep duracağız. Burada kalacağız. Evimizde. Her şeyden yalıtacağız kendimizi; aydınlıktan, karanlıktan, çevremizdeki kalabalıktan, seslerden, sözlerden dışa çekeceğiz. Devasa yüksek tavanlı, pencereleri kapalı, yerleri gri muşamba ve sessizlik kaplı temeli olmayan, yalnızca boş, bomboş olan bu yapının içinde güvende olacağız. Kapılarımızı kilitleyip anahtarları yutacağız! Huzur içinde uyuyacağız.
Babam uyuyor. Karısının, Piçkurusu’nun ve benim de uyuduğumu sanıyor. Oysa hiçbirimiz uyumuyoruz. Ben uzanıyorum, uyuyor gibi yapıyorum. Birazdan gerçekten de uyuyacağım. Ama o ikisi ayakta. Ve uyumayacaklar. Gece boyu kuduracaklar. Gizli gizli... Piçkurusu sessizce köşeye çekilip dizlerindeki kabukları yolmaya girişiyor. Açılan yeni derinin dayanıksız pembeliğine dokunuyor. Annem yalnızca böcekler tarafından net duyulabilecek bir sesle“Kanatacaksın yapma!” diye sesleniyor. “Kanayacaksa
yapacağım!” diyor cevaben, benzer tondaki bir sesle. Birden oluk oluk kan akıyor dizlerinden. Limon kolonyası, tentürdiyot karışımı garip ilaçsı bir kokuyla sıvanıyor oda, annem pansuman yapacakmış Piçkurusu’na. Babamın ruhu duymuyor bunları. Ama ben... Kahretsin ben duyuyorum! Uzun zaman sonra bir koku var evde ve ben onu fark edebiliyorum. Beni boğuyor. Beni sarsıyor. Sanki gömülü mayınlara basıyorum, geçmişte kalan, adını unuttuğum başka başka kokuları anımsıyorum. Kaynayan çaydanlığın dem kokusunu, maltızın kenarındaki sahanda küçük küçük doğranmış etin sıcak ve cızırtılı kokusunu, yağmurun, çiçeklerin ve... Annemin kokusunu anımsıyorum. Buna dayanamıyorum. Burada evimizde, babamın kuralları gereğince; hissetmek, koklamak, görmek, bakmak, içeri bakmak, dışarı bakmak, dünyanın rengine kanmak, kanamak, kanatmak yasak. Patırdayan dudaklarımda yalan yanlış bir dua mırıldanıyorum. Allah’ım sen affet ilk defa babamın kurallarını çiğniyorum. Yatağımdan kalkıp, yan odaya geçiyorum. Nefes almak için camı açıyorum. Buğular çıkarıyor gözlerim. İlk defa içeri ve ilk defa dışarı bakıyorum.
Karşıdaki evin girişindeki merdivenlerde oturan bir kadın var. Boynu küt ve bükük. Bir eliyle tırabzanı tutuyor, öbür eliyle turuncu bir naylon torba taşıyor. Sıkı sıkı yapışmış. “SEVDİK” yazıyor torbanın üstünde, bir de hep birlikte ağız dolusu gülümseyen bir anne- baba – çocuk resmi var. Onu seyrettiğimi anlayınca ayağa kalkıyor. Bana doğru yürümeye başlıyor “Dinle çocuğum.” diyor. “Dinle. Seni annen
yaratmadı. Seni baban yaratmadı. Seni de kardeşini de onlar yaratmadı. Sizi kimse yaratmadı. Siz yaratılmadınız. Kendi kendinizi yarattınız. Kendi kendinize oldunuz. Tıpkı bütün çocuklar gibi...”
Ne demek bu, diye düşünüyorum. Hiçbir şey soramıyorum ona. Benden karşılık alamayınca yeniden, kat kat kesintilerle yükselen sonsuz boşluğa çeviriyor bakışlarını. Onun baktığı yere gözlerimi çevirdiğimde bana bu kez bir kat aşağıyı gösteriyor. Eğiliyorum oraya. Bir ağaç görüyorum. Bu ağaç yürüyor! Gözlerime inanamıyorum.
“Yaşayan her şey yürür.” diyor torbacı kadın. “Yürümedi mi, durdu mu çürür. Yüreği atan her canlı, canını dişine cananını peşine takar, diriliğini yitirene kadar yürümeyi sürdürür. Çıngıraklı yılansa sürüne sürüne, kuyruklu yalansa dillerde gezine gezine… Aslansa kükreyerek, gür gür gürleyerek. Korkaksa fısır fısır fısıldayarak, sır gibi saklanarak... Çıt demeden fakat çıtırdayarak, yürür. İnce bir maddenin yanarken çıkardığı sesler gibisinden hani… Salyangozsa içine içine kıvrılarak, kısalarak yok kelebekse kozasını parçalamak suretiyle dışına dışına açılarak, uzayarak... Akordeon misali, yürür. Taşsa yuvarlanarak, topraksa çapalanarak, insansa... Vay hele insansa her adımında taşa toprağa bastıra bastıra... Yürür. Velhasıl kelam, herkes kendi bildiği şekilde yapar bu işi. “
“Bak. Bir vakit körpecik bir fidan olan bu ağaç da, yolunca yordamınca yürüyor işte. Kökleriyle yeraltına
iniyor. Senin hiç geçmediğin yerlerden o kökleriyle geçiyor. Dört bucağından inceli kalınlı kollar gibi uzanan tozlu yolları aşıyor. Kimsecikler bilmiyor amma yollardaki levhaları da hep o taşıyor. Alt alta üst üste bozuk parke taşlı caddelerinden geçiyor şehrin. Dükkânlarını selamlıyor, kunduracılarını, bir milyoncularını, bakkallarını, berberlerini, evlerini, genelevlerini, cezaevlerini… Sen görmüyorsun onu. Başkaları da görmüyor. O, basılmaktan yıpranmış kaldırımlara düşen, öğle vakti yere sere serpe uzanan gölgeleri takip ediyor. Onları, oradan geçen anonim cüsselerin geride bıraktıkları izler olarak görüyor. Ve merak ediyor bu izler acep nereye varıyor? Eh be canım, niye diye sorma. Yaşamla zoru var da ondan merak ediyor.”
“İzlerse yavrum... İllaki bir yere varıyor. O yerin rengine değiyor. Belkim eski eşinin oturduğu apartmanın duvarına “beni affet” yazan adamın elindeki sprey boyanın o cart yeşiline, belkim bir aileyi ısıtan tüpün mavisine, kim bilir ne sebepten buruşturulan kâğıt mendilin beyazına, hani o izbe parklarda yeniyetmelerin seviştiği bankların koyu kahvesine... Ama işte mutlaka... Mutlaka bir renge değiyor. Ağaç görüyor bu renkleri.”
“Dökülmüş sıvaların altında geçmişin tuğlalarını görüyor. Katman katman. Çocuğum, senin bir bir unuttuklarını o hep hatırlıyor. Kuruttuğun ne varsa mütemadiyen suluyor. Senin ezdiğin, çiğnediğin tüm o varlıkların yasını tutuyor. Ve senin matem dediğine o mabet diyor. İnsanlar, yürümesini
bilen ve bildiğine inanan bu ağaca bu yüzden “Mabet Ağacı” adını veriyor.”
Mabet Ağacı’nın dallarına kurulmuş, yeni yarım ayın salıncağında oturduğumuzu hayal ediyorum. Renk körü olan babamın, annem olmayan annemin ve kardeşimin bana baktığını. Renk körü olan babam yalnızca bakıyor. Boş boş. Bana ve gecenin yeterince siyah olmayan karanlığına ve aya ve elimdeki torbaya. Kardeşim de yalnızca bakıyor. Dolu dolu. Bana ve gecenin her şeyden daha siyah olan karanlığına ve aya ve elimdeki torbaya. Annem olmayan annem de bakıyor. Uzaktan. Boynu küt ve bükük. Bana ve gecenin rengârenk karanlığına ve aya ve elimdeki turuncu torbaya bakıyor,
“SEVDİK” diyor.