Atasözlerinin karekterlerine işlemiş olan özgüven, yüzlerce hatta binlerce yıllık tecrübelere dayanır. Atatoplumların üzerinde yaşadığı coğrafyaya, geçim kaynaklarına, vahşi doğaya ve hatta diğer toplumlarla olan ilişkilerine dair genel ve büyük ölçüde doğru kabul edilebilecek yorumları; bir cümleyle özetlenir ve gelecek nesillerin kulaklarına küpe olması dileğiyle atasözleri ve deyimler sözlüğüne yazılır.
Ancak hayatın bünyesinde barındırdığı sonsuz olasılıklar, birikmiş onca tecrübeye dayalı öngörü, tahmin, çıkarım ve beklentiyi haksız gösterebilir ve bizim ağzımızı beş karış açık bırakabilir.
Böylesine bir durumla karşılaşmak, şaşkınlık bir yana, insanı hüsrana sürükler. Ne de olsa saklanan samanın zamanı gelmemiş, damlamayı bırakın oluk oluk akmasına rağmen bir göletçik bile oluşmamış, ağılda oğlak doğmuş ve lakin ırmak bir tutam ot dahi vermemiştir.
Çok yakından tanıdığım ve canıgönülden sevdiğim eski bir dostumun yeni iş yeri için yaptığım hayırlı olsun
ziyaretinde dostumun hoş geldini ve kucak dolusu özlemiyle karşılanıyorum.
Yılların kronometrik uzunluğu ve hayatın telaşı, muhabbetimizden bir ısırık dahi almamış gibi. Nerede bıraktıysak oradan devam ediyoruz. Ayrı ayrı biriktirdiğimiz anılarımıza geniş özet geçip, lise tuvaletindeki güldürülerimize pozisyon tekrarı yapıyoruz.
İş yeri ziyaretinden çıkıp enseye şaplak göte parmak bir hal alan sohbetimiz can dostumun kaşlarının birden çatılıp lafa girmeleriyle bir anlık ciddileşiyor (Bir anlık ciddileşen sohbetlerin neticesinin çok ciddi olmayacağını düşünmüşümdür. Hele ki konuşan bizimkinin kaşlarıysa.).
- Nerede lan benim hayırlı olsun hediyem?
Dostumun hediyesinin nerede olduğunu anlatmam pek uzun sürmüyor. Çünkü kendisi hediyenin aslında bir yerde olmadığını, sadece temini konusunda ufak bir ihmal yapacak kadar unutkan olduğumu biliyor. Fazla üstüme gelmeyip çalıştığı pastanenin dolabından bir adet iki kişilik pasta çıkarıyor, ‘ Gel şuna iki çatal atalım.’ diyip aramıza koyuyor.
Arasına dağların, denizlerin ve kahrolası gururların giremeyeceği bu iki insanın muhabbetine pasta ancak ağızlarında şapırtı olarak dahil olabiliyor.
Pastanın üzerindeki ve meyveleri yeniyor öncelikle, kek
aralarındaki bademler kıtır kıtır giderken çatalımın ucu pastanın kalbini sıyırıyor. Dilimle damaklarıma sıvadığım asgari miktarda pasta kreması beni benden alıyor, uçsuz bucaksız hülyalara sürüklüyor. Sobanın yanındaki camları buğulu gecelerde buluyorum kendimi. Pastanın bademi güzel, hoş da keşke leblebi olsaydı pastanın yanında diyorum.
Hazzımı üçe, beşe belki de ona katlamak istercesine, bu sefer sıyırıp geçmeden, pastanın tam ortasına saplayıp yüklü bir çatal atıyorum ağzıma. Derken, hayallerimde rüzgar ters esiyor. Odayı soba dumanı basıyor ve bu güzel kış gecesi masalı kabusa dönüyor.
Uyandığımda fazla vakit kaybetmeden ağzımdaki bir kişilik pastayı yere tükürüyor ve derdimi ‘Boza olmuş lan bu!’ diyerek sevgili dostuma anlatıyorum. Anlatıyorum, lakin o beni dinlemektense intikamla karışık şaka yapmanın hazzını yaşıyor. Bana hayırlı olsun hediyesini unutmamın adisyonunu gösteriyor. ‘Nasıl da yedin lan çürük pastanın yarısını. Hiç anlamadın mı?’ diyerek zafer kahkahaları atıyor.
Eski dosttan düşman olmuyor ama düşmana yapılmayacak şakalar yapılıyor. Şu kısacık hayatta misafir bu sefer bırakın umduğunu, bulduğunu dahi yiyemiyor.
Sayfa 16 yükleniyor…