küçük İskender, Türkçe Pop ve Sabah Birası

Semih Bozkurt

 

İllüstrasyon - Funda Yaramış

2020 senesi dünya tarihinin pek çok zamanına benzer şekilde tarihe acılar, üzüntüler, ölümler, haksızlıklar; ırkçılığın da dâhil olduğu sürüsüyle hastalık ve krizlerle geçti. İnsanın kendi varlığını “gerçekliğin nüvesi” olarak görmesinin bir başka tezahürü de 2020 senesinin diğer yıllara nazaran olağanüstü şekilde “kötü” geçmiş gibi idrak ediliyor olmasında görülüyor. Evet, bu yılın güzel geçtiğini kimse iddia etmiyor ama önceki yıllarda dünyadaki pisliğin bireysel olarak üstümüze bulaşmaması, yaşananların “kendi varlığımızın dışında bir gerçeklik bulması” 2020 senesini günah keçisi olarak tarihe kazıdı. Ta 1990’ların başında Ulrich Beck, “Risk Toplumu” denen olguyu

31

Sayfa 31 yükleniyor…

kavramsallaştırırken sonraki yıllarda insanlığın mücadele içerisinde olacağı temel bir probleme işaret etmişti. Esasında problem yüz yıllar öncesine dayanıyor ama bu yazının konusu başka. Yaşanmış bunca şeyden sonra hâlâ karşılaştığımız her şeye “’Off 2020 şöyle boktan bir yıl oldu, böyle boktan bir sene oldu.” demenin ne bir anlamı var ne de bir faydası. Yaşadığımız hayat, bireyselliğimizden bağımsız bir modern toplumun getirisi ama bu toplum da bireylerin bir bileşeni, bir sonucu nihayetinde. Dolayısıyla yaşamdan, bir seneden ya da “başımızın etrafında bir rüzgâr gibi dönen” şeylerden üçüncü tekil şahıs gibi bahsedip yakınmaktansa ona olan dahlimizin sorumluluğunu almak, ona güzellikler katmaya çalışmak, katamayacaksak bile katma niyetinde olmak daha güzel bir yöntem gibi görünüyor. Bu sebeple 2020 senesinin sonlarına yaklaştığımız ve bir senenin en güzel dönemlerinden biri sonbahara girdiğimiz bu güzel günlerde; benim hayatıma doğrudan, sizlerin hayatına da eminim ki hiç olmazsa ucundan kıyısından dokunan üç önemli başlığı hayatımdaki anılardan da yola çıkarak anlatmak istiyorum.

İnsanlar bir araya geldiklerinde bir topluluk oluyorlar ama her zaman bir toplum olmuyorlar. Toplum olmak hafıza istiyor; toplumdan ayrıksı olmak dahi, onu oluşturan insanların hafızasından ve özelliklerinden bağımsız olamıyor. Bu hem güzel hem de hüzünlü bir fenomen. Çünkü dünya o kadar hızlı dönüyor ki, toplumların dönüşmesi bölük pörçük izlenmiş filmlere benziyor. Film bir fikir veriyor,

32

tadından ağza bir bal çalıyor ama içselleşmiyor. Belleğimizin belli köşelerinde yer yer bira fabrikalarının küçük tatlı masalarında gün içi birası içerek tanışmış ve sevgilerinin tohumlarını ilk olarak ferah bir bira eşliğinde atmış insanlar olsa da bunlar çok kısıtlı sayıda. Sabah birasının gün geçtikçe daha bölük pörçük bir filmin kareleri olmaya devam ederek hafızalarımızdan yok olmaya yüz tutması yetmiyormuş gibi bir de o eşten dosttan tepki görmemize sebep oluyor. Bugün Türkiye’de eşinize, dostunuza saat on sularında bira içmeyi teklif ettiğinizde “Bu saatte bira mı içilir canım?” tepkisiyle karşılaşmanız muhtemeldir. Oysaki bir sabah birasının güne verdiği enerjiyi, rahatlığı, ferahlığı verebilecek şey sayısı pek azdır. Sabah birasına bu bakışımız, öğle yemek molalarındaki ya da yolda karşılaşılan sevdiğimiz bir dosta “Hadi bir bira içelim!” cümlesini “Hadi bir çay-kahve içelim.” cümlesiyle ikame etmiştir. Bira, akşam saatlerinde -tuhaf şekilde- çakır keyif olmak hatta sarhoş olmak amacıyla içilen alkollü bir içki konumuna itilmiştir. Bu sebeple bira, toplum olarak ürettiğimiz normların ekonomik bir sonucu olarak görece pahalı bir konuma gelmiş ve yol üstünde tüketilecek bir ürün olmaktan uzaklaşmıştır. (İnsanların gergin kanlarında onları bir nebze olsa da rahatlatacak birkaç damla bira dolaşmasın diye elinden geleni ardına koymayan siyasi aksiyonlar yalnızca üstten gelen bir baskıyı ifade eder, bu yazının konusu toplumun bu diyalektiği nasıl oluşturduğudur çünkü anlamsız ve içselleşmeyecek regülasyonlar tarihin tozlu

33

sayfalarında yok olmaya mahkûmdur.) Buna rağmen güzel topraklarımızda şahane, buz gibi bir sabah birasının kıymetini ve lezzetini bilen, onu ayrıca seven gönül insanları da yadsınamayacak kadar vardır. Sabah birasını en keyifle içen, gününe başlarken ya da günün güneşli aydınlık saatlerinde biranın altın sarısını günün ışığına en güzel katan gönül insanlarından biri de sevgili küçük İskender’di.

Tanıyanlar bilir, İskender sabah çok erken uyanırdı. “Şairler sabah ezanını okuyacak müezzinlerden bile erken uyanmalı.” derdi. “Gönül İnsanı”, onu en güzel tanımlayan ifadelerden biri, bilhassa sabah saatlerinde İskender gerçek bir gönül insanıydı. Sabah uyandıktan sonra birasını içer, biranın verdiği o doğal dinginlikle gününe başlardı. Evine gelen misafirlerine muhakkak ki bira ikram ederdi. Sabah birasını çok seven benim için o anlar her zaman anılarımın özel bir köşesinde, kaldırılan kadehin “şerefe”lerinde ve sabah şeriflerinde olmaya devam edecek. Sabah birasıyla başlanan günlerde İskender bazen, zamanında bilhassa sanat camiası içerisinde yaşadığı güzel anıları anlatırdı, bazen aklına aniden takılan bir dostunu anardı, bazen de size hayatınızın durumuyla ilgili nokta atış sorular sorardı. Paylaşılan güzel şeylerde yüzü şairane gülerdi, hüzün dolu şeylerde vakur bakar ve sağlam dururdu. Bu anlarda İskender, televizyondan ya da evdeki müzik çalarından müzik dinlemeyi çok severdi. Yine tanıyanlar bilir, devasa bir film koleksiyonu olduğu gibi hatırı sayılır miktarda da müzik albümü vardı. Türkiye’de bazı şeyler popüler oldu mu onun

34

önünü almak çok zor oluyor, örneğin ülkemizde şu anda ana akım olmamak, ana akım. Yine bunun gibi, müzikle “Müziğe Giriş 101” seviyesinde ilgilenmek dahi “Türkçe Pop kötü abi yaa.” demeye yetiyor. Evet, Türkçe Pop şu anki halinde olduğu için gerçekten kötü durumda ama bu kalitesizlik ve kakofoni dünyasında “aryalarla laylalaylarla” arada parlayan değerli parçaları da gözden kaçırmamak gerek. Yazımı, Türkçe Pop çöplüğü içinde ışıl ışıl parlayan, bazısını zaten sevdiğim bazısını belki de o döneme dek değerini kavrayamadığım için pek dinlemediğim ve İskender vesilesiyle tanıdığım birkaç parçayı anılarıyla paylaşarak devam ettirmek istiyorum. (Hangi müzik pop’tur hangi müzik pop değildir başka bir yazının konusu olabilir, burada genel hatlarıyla ana akım mecralarda yerini bularak popülerleşebilmiş sanatçılar ifade edilmektedir.)

Çok değerli müzisyen Atilla Özdemiroğlu’nu 20 Nisan 2016’da kaybetmiştik. Özdemiroğlu’nun güzide bestelerinden biri Türkiye müzik tarihinin en özel seslerinden Sertab Erener’den dinlediğimiz “Yara.” 21 Nisan günü İskender’i ziyaret etmeye gitmiştim. O zamana kadar bilmediğim bir şeyi Atilla Özdemiroğlu’nun vefatından sonra bana söylemişti İskender, o harika parçanın sözlerini o yazmıştı. Üzgündü, çünkü sözlerinin sesi kalmış ama müziğinin babası bu dünyadan uçup gitmişti. Şimdi İskender de gitti, Yara’nın yalnız yarası kaldı.

Yarası kalan bir diğer isimse Ferdi Özbeğen. Bazı gönül

35

insanlarının gözünde Ferdi Özbeğen çok ayrı bir yere sahiptir, bizim neslin çoğu, mutluluk haberlerini bekleyecekleri “Dilek Taşı”nı “Kaybedenler Kulübü”yle tanıdı. Ferdi Özbeğen, ölmeden evvel İskender’le irtibata geçmek istemiş ama o dönemde İskender’in bundan haberi olmamış. Vefat ettikten sonra İskender’e bu söylendiğinde çok üzülmüştü, bana bu hikâyeyi anlattığında onu anmak adına “Dilek Taşı” ve “Büklüm Büklüm” parçalarını dinlemiştik. İskender, şair duyarlılığı çok çok yüksek bir şairdi. Ruhunun bam teline dokunan şeyler tüylerini diken diken ederdi. Yıllardır çok sevdiğim “Dilek Taşı”nı o günden sonra hep İskender’in yüzündeki ifadeyle anımsamışımdır.

Çaldığı her seferde İskender’i anımsadığım bir diğer parçaysa Ferhat Göçer’in “Yıllarım Gitti” parçası. İskender’i erken saatlerde ziyarete gittiğim bir sabahtı. Sabah biralarımızı içiyor ve havadan sudan sohbet ediyorduk. Televizyonda bir müzik kanalı açıktı. O dönemde yeni çıkmış “Yıllarım Gitti” çalmaya başlayınca, İskender konuşmasını durdurarak “Bak bu şarkıyı çok dikkatli dinle, Türkçe Pop falan deme bu seneki en güzel şarkı bu. Harika sözleri var.” demişti. Ben ilk olarak şaka yaptığını düşünmüştüm. Şarkının nakaratı başladığında İskender ayağa kalkarak ve yüzü adeta yepyeni doğan bir güneşi görmüşçesine parlayarak şarkıya eşlik etmeye başlamıştı.

“Gençliğimi geri verseler
Bu kez en çok kendimi severim

36

Kaşı gözü gül yüzü yıllarım gitti
Yıllarım gitti”

O gün tam olarak anlayamamıştım bu şarkının alametifarikasını ama çok net hatırlıyorum. Bilhassa “gençliğimi geri verseler, bu kez en çok kendimi severim” ve “yıllarım gitti” derken İskender, çok manidar gülümsemişti. Bugün daha iyi anlıyorum, bu kez en çok kendini sevmenin ve yılların gitmesinin değerini.

İskender böyleydi, sürprizlerle doluydu ve heyecan duyduğu bir sanat eseriyle karşılaştığında, müzik, yönetmen, oyunculuk fark etmeksizin evinde ayağa kalkar ve alkışlardı. Bir gün aklına aniden bir şarkı takıldı. Benden aklına gelen şarkıyı tahmin ede ede bulmamı bekliyordu ama ipucu vermek konusunda çok katıydı. Uzunca uğraşlar sonunda bulmuştum. Bu bir gelenekti, İskender sorardı ve siz onu bulmaya çalışırdınız. Bir şarkı onu çok etkilediğinde, sesini sonuna kadar açardı ve ona en çok dokunan yerlerine yüksek sesle eşlik ederdi. Bulduğum, Kazancı Yokuşu’nda yankılanan efsane bir Erol Evgin parçası olan “İşte Öyle Bir Şey”in Yaşar cover’ıydı.

Kazancı Yokuşu’nu çıktıktan sonra Bodrum’un tepelerine gelmişti İskender. Bodrum, neredeyse hepimiz gibi benim de çok sevdiğim bir yer. Yolum Bodrum’a düşmüşken elbette ki İskender’i görmeden olmazdı. “Sabah erken gel, sabah birası içeriz.” demişti. Oldukça erken saatlerde çalmıştım

37

kapısını. Bodrum’da hava çok sıcaktı ama biralar çoktan soğumuştu. Zamanının büyük çoğunluğunu balkonda geçiriyordu İskender. Gündelik sohbetlerin arasında, “Özer Atik’in albümünü aldım geçen gün, hadi onu dinleyelim.” diyerek balkonunun hemen girişindeki müzik çalara koymuştu Özer Atik’in albümünü. “Çok yumuşak güzel bir söyleyişi var gerçekten.” demişti. Türkiye müzik dinleyicisi Özer Atik’i çok kısıtlı miktarda dinleme fırsatı bulmuş olsa da kendine has yumuşacık sesiyle hepimizin gönlünde ayrı bir yerdedir eminim ki.

Sabah birası zamanlarında sevgili İskender’in pek çok defa “Çok severim o çocukları.” diye bahsettiği Can Bonomo’ya ve başta solisti Birol Namoğlu olmak üzere Gripin grubuna da bir parantez açmak gerek. Can Bonomo, şiir yolculuğunda yolu İskender’le çakışmış değerli genç şairlerden biri. Ayrıca ilk şiir kitabı “Delirmek, Belirmektir”de İskender’in kitap hakkındaki görüşlerine yer verdiğini ve yine kendisinin “Bana Bir Saz Verin” parçasında “Güzelleş be oğlum, şimdilik ölümüne kadar hayattasın” derken İskender’in dizelerine “Can” verdiğini de hatırlatayım.

Sevgili Birol Namoğlu’nun parçalarında “şairane bir duyarlılık” olduğunu söylerdi İskender hep ve kendisinden bahsederken “Edebiyat dostu, çok iyi, sıcak bir insan” derdi ve tüm Gripin’in grup olarak öyle olduğunu söylerdi. Türkçe Pop’un kakofonisi içinden ve keşmekeş havasından sıyrılarak

38

hoş bir sabah birasının çok yakıştığı Can Bonomo’ya da Gripin’e de buradan selamlar olsun.

2020 senesi kendi içinden bir güzellik çıkarmamış olsa da biz güzellikleri çıkarmaya devam ettiğimiz sürece, dünyada iyileşmeye ve güzelliğe her zaman bir umut olacak. Seneler akıp geçiyor, içimizden hangi senelerin bize kalacağını seçmek bizim kararımız.

Güzel olsun biriktirdiğimiz tüm güzel yıllar,
eksik olmasın elimizden sabah şerefeleriyle tokuşturduğumuz biralar
“ne gelir elimizden insan olmaktan başka
siz dolgun yaşamaya bakın günleri” der sabah biraları ve Edip Cansever
küçük İskender, Türkçe Pop, sabah birası ve herkese sevgiler.

Spotify Çalma Listesi
39