Ölmek Şanslılara Yaraşır

Hüseyin Demirci

 

Her zamanki sabahlardan biriydi yine. Her zaman doğan güneş yine aynı yerindeydi. Bazen mavileşip bazen kararan gökyüzü o gün griydi. Penceremden dışarı kafamı uzattığımda rüzgâr selamladı usulca beni. “Aleyküm selam rüzgar kardeş!” demek için elimi kaldırdım havaya doğru. Nazikçe değdi elime yerden yükselerek. Bugünün hoyrat geçeceğini o vakit anladım. Erken kalkmanın üzerimde bıraktığı mahmurluktan bir an evvel kurtulmak için musluktan akan suyu olanca hızıyla yüzüme fırlatıyordum. Dünden kalmaydım. Hatta çok öncelerden bir dünden kalma. Yani bir önceki günden bahsetmiyorum. Yaklaşık bir ay öncesinden, belki de dört-beş ay öncesi. Her günü ilerlemez insanın. Bugün gidebilir, yarın olabilir, ancak bazı günler vardır ki hep dün olarak kalır. Kalmalıdır.

Patronumun beni esir aldığı o toprak parçasına gitmeye hazır hissediyordum artık kendimi. Paramı veren adamdan fırça yememek için hızlı adımlarla evden dışarı attım kendimi. İşyerime gidecek, üstlerimden emir alacak, altlarıma emir verecektim daha. Her sabah yürümeye başlamadan önce posta kutumu kontrol ederim. Şu ana kadar faturalar dışında hiçbir şeye rastlamadım gerçi ama olsun. Olmadı demek hiç olmayacak anlamına gelmez, öyle değil mi?

9

Belki bir gün yanlışlıkla da olsa posta kutuma atılan bir mektuba rastlarım. Posta kutuları kadar yalnızım işte. Daha nasıl anlatayım kendimi size.

Hızlandım gitgide. Geç kalanlara hoş bakılmaz bizim şirkette. Kahvaltı için yoldaki seyyar tezgâhında sandviç yapan Turgut Ağabey’den sandviç yaptırdım. ”Turgut Ağabey, her zamankinden…” diyerek diğer müşterilerden bir farkım olduğunu hissettirdim tezgâhın önündeki kalabalığa. Maydanozu da koyduktan sonra sandviçime Turgut Ağabey, paramı ödeyip yolu adımlamayı sürdürdüm. Tam kavşaktan karşıya geçmek üzereydim ki ani bir fren sesiyle irkildim ve sesin geldiği yöne bakışlarımı çevirdim. Bakışlarımın yönünü değiştirmemle beraber, ufacık, kahverengi, uzunca tüyleri olan bir köpeğin taksinin altında kaldığını görmem bir oldu. Acılı bir inleme sesi geldi arabanın altında kalan köpekten. Bu inleme sesinin göğe yükseldiği noktadan bir şimşek çaktı ve utangaç bir yağmur başladı o sırada. Yarılan bulutların arasından köpeğin ruhunu teslim ettiğini zannettim ben. Olay yerine doğru koşmaya başladım yağmur tanelerinin arasından sıyrılarak. Taksici arkasına bile bakmadan süratlenerek ilerlemeye başlamıştı. Hayatımda etmediğim kadar küfür ettim o sıra taksicilere. Arkasından el kol salladım ama oralı bile olmadı insan artığı. Yağmurun kanı dağıtmakta olduğu köpeğin yattığı yere doğru eğildim. Hareketsizce yatıyordu orda. Patisinden tuttum yavaşça. Hafif bir kıpırdama hissettim. Bazı mutlulukların tarifi yapılmaz derler ya, öyle bi mutluluk aldı başını yürüdü. Demek ki ölmemişti

10

köpek. Öldürememişti hayat onu. Bir şans daha vermişti belki de. Tam ben ne yapacağım diye düşünmeye başlamışken taksicinin biri geldi yanıma durdu.

“Yapabileceğim bi şey var mı ağabey?” diye sordu. Az önceki taksiciye ettiğim küfürler aklıma geldi. Taksicinin suratına baktım baktım, uzun uzun da bakabilirdim fakat köpeği bir veterinere yetiştirmek lazımdı. Köpeği tuttuk arka koltuğa yatırdık. Kaldırırken baygındı muhtemelen hiç zorluk çıkarmadı bize. Taksici hemen en yakın bildiği veterinere çekti arabayı. Köpeği alıp götürdük içeri kadar. Ben borcum ne kadar diye sormak için tekrar dışarı çıktım. Taksici yerinde yoktu. Adamın arka koltuğu da kan olmuştu. Hiç önemsemeden çekip gitmişti. Ben taksicilere ettiğim küfürleri düşündüm. Kendimden utanmadım desem yalan olur. İyilik ya da kötülük bir zümreye ait olacak şeyler değilmiş. Kişisel bakmak lazımmış bu değerlere. İyiliği değerli kılacak kişilere ihtiyacımız var memlekette. İyi ki varsın taksici. İyi ki iyisin.

Yüzümde mutlu bir ifadeyle içeri girdim. O sırada veterineri köpeğin olduğu odaya girerken gördüm. Yarım saat kadar gözlerim odanın kapısına çakılı bir şekilde bekledim. Sonra veteriner ameliyathaneden çıkan doktor edasıyla odadan dışarı çıktı. Ben de hemen ayaklandım ve köpeğin nasıl olduğunu sordum. “Verilmiş sadakası varmış.” dedi, yaptığı espriyi anlamam için yalvaran bir ifadeyle yüzüme bakarak. “Ucuz kurtulmuş, iç kanaması yokmuş şimdilik ama biraz daha

11

burada kalması gerekiyormuş.” Görebilir miyiz peki dedim ani bir refleksle. Sıcak bir havada gülerek “Şimdi değil.” dedi ve yanımdan uzaklaştı. Sonradan ben de kendime güldüm tabi. Bu ortamları çok bilmediğimdendi hep bunlar. Oldum olası hastaneleri, daha doğrusu ilaç kokan yerleri hiç sevemedim. Sevmeye de çalışmadım tabii. Hatta üniversitedeyken tıp okuyan bi kız benden hoşlandığını söylemişti de kızın yanından koşarak kaçmıştım. Sonradan üniversitede namım alıp başını yürümüştü. Kız çok ağlamış yaptığım harekete ama ne yapayım, sevemiyorum işte. Şimdi olsa koşmazdım belki. Yürüyerek uzaklaşırdım.

Öğlen olmuştu ve ben hala Şans’ı görmek için bekliyordum. Ha bu arada size bahsetmedim köpeğin adını Şans koymaya karar verdim beklerken. Hayat ona yaşaması için bir şans daha vermişti. Herkese yapmaz bu kıyağı kendileri. Bazılarına bir şans daha vermeyi bırak tek bir şans bile vermiyordu. Bunu bilerek Şans’ı sahiplenmeye karar verdim. Bu kararı verdiğim sırada telefonum çaldı arayan patronumdu. Ben onu tamamen unutmuştum yahu. İki kere daha çaldıktan sonra artık açmam gerektiğini düşündüm. Tahmin ettiğiniz gibi çok sinirli bir şekilde nerede kaldığımı sordu, işlerin çok biriktiğini ve aksadığından bahsetti. Ağzı telefonun hoparlöründen çıkacak gibiydi. Ona Şans’tan bahsettim ben de. Yanlış yaptığımı çok geç fark ettim ve iş işten geçmişti. “Memleketin iyilik meleği sen misin?” diye sordu bana. Ben de muhabbeti çok uzatmamak için kapattım telefonu suratına. Yani ben öyle yaptığımı sanıyordum en azından. Ta

12

ki on dakika sonra iş arkadaşım Duygu beni arayana kadar. Meğersem adama ne kadar küfür varsa etmişim. Saymışım saydırmışım. Neticede işten de kovulmuşum. Bütün bunları ben niye hatırlamıyorum acaba diye düşünmeden edemedim. Amaaan neyse ya. Bana iş mi yok? Az bile demişim pezevenge. Kendini beğenmiş piç. Bütün patronlara küfür etmedim bu sefer. Taksicilerde yaptığım hatayı tekrarlamadım. Hatamı düzelttiğim için sevinçliydim içten içe. Kovulacaksan hatanı düzelterek kovul. Kendini düzelterek."

Vakit akşama dayanmıştı. Güneş güle güle diyerek terk-i diyar etmek üzereydi. Veteriner sivil kıyafetini giymiş klinikten çıkıyordu ki kapıda yakaladım. Köpeğin bu gece burada mı kalacağını sordum. İstersem alıp götüreceğimi söyledi. Yardımcısına seslendi hemen. Beyefendiye yardımcı olun lütfen dedi. Kızla beraber Şans’ın olduğu odaya girdik. Şans beni görür görmez saygıdan mı vefadan bilinmez doğrulmaya çalıştı olduğu yerde. Ama nafileydi bu çabası çünkü ön iki ayağı sargıda, gövdesinde de yaraları vardı. Minnet yüklü bakışlarıyla bana bakıyordu. Hayatımda kimse bana böyle bakmamıştı desem yalan söylemiş olmam. Bir köpeğin size, Tanrı’sına baktığı gibi bakması böyle bir şey olmalı.

Şans’ı aldım evime getirdim. İlaçların verdiği etkiyle olsa gerek sessiz sakin yattı bıraktığım yere. Ertesi sabah erkenden kalkıp ona odanın köşesinde yer yaptım, dışarı çıktım yem aldım. Kendime bile göstermediğim özeni ona

13

gösteriyordum. Utanmazsam portakal suyu sıkacak, kahvaltı tabağıyla beraber önüne verecektim. Artık ev arkadaşım vardı bir tane. Hem de ufak tefek, burnundan alnına kadar beyaz lekeleri olan kahverengi tatlıca bir köpek. Her bakışında hüzün olan, havlamaya bile utanan uzunca tüylü bir arkadaş. Siz uzletgahınızda nazik bir yaşam sürerken, tüylü bi dost gelir neşe katar durgunluğunuza.

Gitgide birbirimize alışıyorduk. Bir hafta önce ayrıldığım sevdiğimi unutturmuştu bana. (İnsan sevdiğinden niye ayrılır diye sorarsanız oralara hiç girmeyeceğim. Belki başka bir hikâyede.) Keyiflenmeye bile başlamıştım yavaş yavaş. Onu unutabileceğimi hiç düşünmemiştim aslında. Ama galiba unutuyordum. Bu satırlar onu hâlâ unutamadığımdan olabilir gerçi bilmiyorum. Çok da kurcalamamak gerekir bu durumları. Neticede su akar yatağını bulur öyle değil mi? İnsan iki şeyden ötürü deliriyor zaten. Birisi hiç unutamamak, diğeri ise her şeyi herkesi hepsini unutmak. Yani ikisi de makbul değil. En güzeli olduğu gibi yaşamak. Nasılsa öyle işte.

Şans ayaklanmıştı artık. Oynamaya bile başlamıştık. Benim en sevdiğim oyun iş aramacaydı, onunkisi sopa getirmece. Attığım bir şeyi geri getirmede ustaydı. Ben mutluluğumu atıp, mutsuzluğumla kalakalıyordum, o nerden buluyorsa artık, mutluluğumu geri getiriyordu. Ben sevincimi en uzağa fırlatıp, hüznümle baş başayken, sevincimi bulup gerisin geri getiriyordu. Bira şişemi az devirmedi kerata.

14

Doğru düzgün hüzünlenmemize bile izin vermiyordu anlayacağınız. Hüzün, kederin ufak kardeşidir. Hüzün 35’lik, keder 70’liktir. Anlaşıldı bu Şans varken bize hüzünlenmek bile yasaktı.

Bu hoş vakitlerin üzerinden birazca vakit geçmişti. Ev arkadaşımla mutlu mesut yaşıyorduk. Birlikte koşuya çıkıyorduk. Köpeği olan kızlara asılıyorduk beraber. Hatta bazen hangi kıza asılacağımıza o karar veriyordu. Parkta bir köpeği beğendiği zaman hemen soluğu onun yanında alıyordu. E bize de o köpeğin sahibi kızla konuşmak düşüyordu. Zaman geçtikçe birbirimizi daha iyi tanımaya bile başlamıştık. Tek bir bakışmamızla anlaşabilecek kıvama gelmiştik artık. (ara ara sevdiğimi hatırlamıyor değilim aslında ama dedim ya Şans hüznü sevmiyor.)

Bazı günler kendimi kötü hissetmeye başlamıştım. Nedensiz olarak zayıflıyordum. Her akşam Şans’la birlikte ziyafet çekmemize rağmen gittikçe zayıflıyordum. Bir yerde çalışmamama rağmen yoruluyordum. Saçma geliyordu bana bu durum. Çünkü yorulacak bir şey yapmıyordum ki. Aylak aylak geziyorduk arkadaşımla. Sabahları yataktan kalkamayacak halde bile oluyordum. İnsan uyurken yorulur mu? Ben yoruluyordum. Şans’la bile doğru düzgün vakit geçiremiyor, oynayamıyordum. Bu nedenle sokağa salıyordum onu çok mızmızlandığı zaman. Gidip sokaktaki arkadaşlarıyla oynuyordu o da. Sonuçta yabancısı olduğu bir ortam değildi sokaklar. Ben ise gözlerim baygın bir şekilde televizyonun

15

karşısında akşamı ediyordum. Tuvalete çıkamamaya başlamıştım gün geçtikçe. Bir gece akşam yemeğini yedikten sonra kusmaya başladım. Ne var ne yoksa midemde çıkardım. Bir ara midem dışarı çıkacak bile zannettim. Başım dönmüştü. Ertesi gün uyandım ve doktora gitmeye karar verdim. Doktora gittim ve derdimi anlattım. Kan tahlili, o tahlili bu tahlili derken öğleni ettik hastanede. Öğle arası olmadan doktorun yanına gittim. Doktor yarın sabah erkenden gelmem gerektiğini, kolonoskopi denen bir şey yapacaklarını söyledi bana. Dediğinin ne olduğunu bilmediğimden meraklı gözlerle kendisine baktım. Anlattı tabii doğal olarak yapacakları işlemi. Birazcık ürkmedim desem yalan olur. Ama sağlık bu sonuçta şakaya gelmez. Hastaneden çıktım eve gidiyordum ki... Evet eve gidiyordum ki onu gördüm. Kim diye sormayın o işte. Gözleriyle güneşi doğuran, bakışlarıyla rüzgara yön veren, duruşuyla Eyfel Kulesi’ni andıran, ellerini saçlarına atışıyla Anadolu’nun çorak topraklarını yeniden bereketlendiren, yani kısacası varlığıyla yağmuru getiren yokluğuyla fırtına estiren kadını. Onu gördüm işte. Daha nasıl anlatayım onu size.

Dertlendim. Şans gerçekten dertlendiğimi anlamış olsa gerek bira şişeme elleşmedi o gece. Hatta geldi yanıma Erkan Oğur türkülerini dinledi benimle. Doktorun dediklerini anlattım ona. Yarın sabah yapacağı şeyden bahsettim. Anlamadı tabii. Ne olduğunu bilmiyordur ki. Ben bile bugün öğrendim kolonoskopinin ne demek olduğunu. Güneş gözlü kızdan bahsettim biraz. Neden gittiğini anlattım. Anlattıkça

16

ne kadar çok şey biriktirmişim dedim ona dair içimde. Baktım bahsettikçe açılmış bira şişelerinin sayısı artıyor. Yarıda kestim konuyu. Yatağa kıvrıldım. Usulca uykuya daldım. Erkan Oğur’un sesi bir ninni gibi odanın duvarlarından yankılanıyordu hala : Gonca güller gibisin / sen baharın ilk günüsün / dinle ruhum dinle / sesini duysun...

Alarm sesiyle irkildim. Doğruldum ani bir hareketle yataktan. Kısa bir vakitte giyindim ve çıktım evden. Şans’ı arkadaşlarıyla oynasın diye dışarı saldım. Vedalaşarak ayrıldım sokaktan. Ben otobüse binene kadar ayrılmadı Şans yanımdan. Çok geçmeden otobüs geldi. Hastaneye varınca biraz korkak adımlarla doktorun odasına doğru yürüdüm. Velhasıl kelam girdik kolonoskopi odasına. Öğlene doğru işim bitmişti hastanede. Doktor akşam mesai bitmeden gel sonuçlarına bakalım dedi. Ben de akşama kadar ne yapacağımı bilemeden avare bir şekilde dolandım durdum. Eve gitsem geri gelmeye üşenecektim. O yüzden gitmedim eve. Saat 4’ü biraz geçiyordu kapıyı çalarak girdim doktorun odasına. Ben odaya girer girmez doktorun yüzü asıldı. Ürkmüştüm nedenini bilmediğim bir şekilde. Doktor benim dosyaya uzandı ve dosyayı eline aldı. Tahlil sonuçlarına bakıyordu galiba. Kafasını bana çevirip ailemde kanserli birinin olup olmadığını sordu. Bu soru beni soğuk soğuk terletmeye yetmişti. Var dedim sesim titreyerek. Yaptığımız tetkiklere göre kolon kanserisin dedi bana. Arkasından bir şeyler daha dedi herhalde ama ben duymadım hiçbirini. Hayatımda ilk defa kolon kanseri oluyordum. Bırakın da birazcık şaşırayım ama değil mi?

17

Rengim attı herhalde. Doktor hemşireyi çağırdı. Soğuk soğuk terlemeye devam ediyordum ve üstüne titremeye başlamıştım. Hemşire sakinleştirici yapmış olsa gerek, çünkü sakinleşmiştim bir süre sonra. Doktor bir şeyler daha anlattı. Ben gene dinlemedim hiçbirini. Hastaneden çıktığımda ruh gibiydim. Üzerime bir ağırlık çökmüştü ama ben hafiflemiştim. Kabul ediyorum garip bir denklem. Diğer dertlerimin hepsini unutmuştum. İşsizliğim önemsizdi artık. Ayrı kaldığım sevdiğim aklımın ucuna bile gelmiyordu. Bazen bir derdi unutmak için daha büyük bir derde ihtiyaç duyarsınız. Bu dert de onlardan birisiydi muhtemelen.

Evimin olduğu sokağa girdim.Eve doğru yürümeden önce Şans’a bakındım. Göremedim onu yakınlarda. Gelir birazdan diyip eve girdim. Ancak hava kararmaya başlamıştı ve Şans daha ortalıklarda yoktu. İndim sokak sokak, çocuğunu arayan bir baba gibi Şans’ı arıyordum. Her yeri aradım taradım fakat Şans’ı bulamadım. Az evvel öğrendiğim derdimi unutmuştum tamamen. Dediğim gibi dertlerin büyüklüğü meselesi. Daha büyük dert, daha küçüğünü ezer. Umudumu yitirmiş bir şekilde eve doğru yürürken mahallenin kadınlarının konuşmasını duydum. Belediyenin adamları bugün bütün sokaklara zehirli etler koymuşlardı o konuşmalara göre. Öğleden sonra da o etleri yiyip zehirlenen köpekleri çöp torbalarına koyup, alıp götürmüşler.

İnlemeye başladım dizlerimin üstüne çöküp sokağın ortasında, tıpkı arabanın altında kalan Şans’ın inlediği

18

gibi. Bu inleme sesinin göğe yükseldiği noktadan bir şimşek çaktı ve utangaç bir yağmur başladı o sırada. Şans gibi kemiklerim kırılmamıştı ama ümidim, umudum, ruhum kırılmıştı en orta yerinden. Araba çarpmıştı ona ve kurtulmuştu mucizelere yaraşırcasına. İşten kovulma pahasına onu veterinere ben yetiştirmiştim. Hayat ise onu öldürmemiş bir şans daha vermişti. Belediye geldi ve onu zehirledi. Hayatın verdiği şansı ondan geri aldı. İşte hayat bu kadar adil. Siz yaşatırsınız başkaları öldürür. Siz yaşatırsınız başkaları öldürür. Beynimin kanayan kıvrımlarından Tezer Özlü’nün sözleri giriyordu : “burası bizim değil , bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi”

19