Galatat: Dert

Dağhan Üçok

 

Çetin Altan’ın “Limonata ve rafadan yumurta” yazısını bilir misiniz? Bilmiyorsanız muhakkak bilin derim. Zira hayatı poşetten zeytin yiyerek de yaşayabilirsiniz, zeytinleri bir tabağa koyup üzerinde az zeytinyağı gezdirip, biraz limon sıkıp, isteğe göre üstüne biraz kekik ve pul biber koyarak da yiyebilirsiniz. Mesele, bir şeye özenmek fakat özenilen şeyi gerçekleştirecek imkanlar bulunmadığında da kahretmemektir. Mesele bir para pul meselesi hiç değildir. İnsan, bir şantiyede tuğla üstüne oturup inşaat işçileriyle bira içerken de, Viyana’da bir vals salonunda frakıyla dans ederken de eğreti durmamalıdır.

Yiyecek içecek, kıyafet vesair en nihayetinde fani insan hayatının süflî taraflarına dairdir; maddeten veya manen imkan varsa özenilir yoksa derd edilmez. Fakat dil, işte insan kafasını fare kafasından ayıran, insanın süsü olan o dil, dert edilecek bir şeydir. En nihayetinde kelimelerden başka neyimiz var? Bedri Rahmi’nin dediği gibi kamil insan, en az üç dil bilip, en az üç dilde ana avrat dümdüz gidebilmelidir.

Hayatın tamamen fonksiyonaliteye indirgendiği, bilginin algıya yenik düştüğü, gösterinin gerçeğe hırlaşmanın

10

konuşmaya kurban edildiği, komik olmanın var olmakla eş anlamlı hale geldiği, mizahın yegane üst-ideoloji olduğu, kelime oyununun hakikatten üstün olduğu bir çağda -eskiden farklı mıydı ki?- herhangi bir şeye özenmek, özen göstermek, itina etmek ruh hastalığıdır; havarisi olmayan İsa’nin yeri tarih değil tımarhanedir.

İnsanın insana elin ele değdiği nokta artık kutsal değilse, söz âlemi yaratan ses değil de uğultu ve böğürtü ise susmak da konuşmak kadar nafiledir. Rembo’nun dediği gibi putperest kelimeler olmadan konuşmak mümkün olmadığına göre susmak istemek asırlar önce en doğal şeydi, artık susmak yetmez toprağa gömülmek ve unutulup gitmekten başka bir şeyi dilemekten de vazgeçmek gerekir.

Yuhanna İncili “Başlangıçta söz vardı” diye başlar. Söz gerçekliği sınıflandıran, yaratan, yeniden yaratan, çarpıtan, çarpıtarak yeniden yaratan, aktaran ve aktaramayan; insan aklının üstünde koşturduğu ve beslenip büyüdüğü zemindir. Ne kadar çabalanırsa çabalansın, insanın en yakın akrabaları olan şempanze ve bonobolara dahi belli bir kompleksliğin üstünde dil öğretilemez. Dahası, insan toplumundan uzakta büyüyen insanlara belli bir yaştan sonra da dil öğretilemez. Elde kalan, biyolojik olarak insan olsa da bir varlık olarak insan değildir. Dil yeteneği, uzun bir eğitimden sonra, taklit ile başlayıp sentez ile devam ederek kazanılan bir yetenektir. Bebek önce anlamsız sesler çıkartır, sonra pepeler, anayı babayı çevreyi taklid ede ede

11

gelişir. Bir kere daha: Dilin yitimi, hayvanlaşmadır. “Kalpleri vardır kavramazlar, gözleri vardır görmezler, kulakları vardır duymazlar; hayvan gibidirler hatta ondan aşağıdırlar” (Kur’an, Araf Suresi, 179. ayet).

Yaklaşık 70-80 bin sene önce insan bugün konuşmak dediğimizde anladığımız anlamda konuşmaya başladı; bu ilk kompleks iletişim zemini, ortamı, mediumuydu. Söz ve onun tamamlayıcı unsuru olan beden dilinin iletişim zemini olması, bir dizi dönüşümü de beraberinde getirdi. Söz hafızada depolandığı için kafiyeli, ritimli, müzik eşliğinde söylenebilir olması gerekiyordu; bu, uygun bir saklama teknolojisiydi. Tam da bu yüzden şiir, hala bile büyük ölçüde yüksek sesle okunabilir bir şeydir. Bilgi; atasözleri, vecizeler, aforizmalar, meseller ve şiirler şeklinde kodlanarak ve daha çok yaşlıların zihinlerinde korunuyor ve aktarılıyordu. Manzarayı hayal edelim: Anlaşmazlığa düşen iki kişi topluluğun bilgesine yani yaşlısına gelerek davalarını anlatır, yaşlı kişi geçmişten o güne anlatılagelen birtakım hikayeler, meseller ve hikmetli sözlerle anlaşmazlığa çare bulur. Birçok dilde manevi önder aynı zamanda yaşlı demektir; Arapça şeyh, Farsça pir, Türkçe koca, Latince senatus… Yoksa niye yaşlılara saygı gösterelim ki? Ne avda işe yarar, ne savaşta, ne ekip biçmede. Konuşma çağının dini şamanizme benzer bir putperestliktir; edebiyatı geceleri ateş başında müzik eşliğinde söylenmeye uygun şarkılardır.

Yaklaşık 5-6 bin sene önce insan yazıyı icad etti. Yazı,

12

ikinci kompleks iletişim zeminiydi. Artık nisyan ile malul beşer hafızasının yanında kitap, parşömen, papirüs, kil tablet, mermere -artık Allah ne verdiyse- güvenebilirdik. Bilgiyi objektif şekilde, nesillerden nesillere, jestten mimikten arındırarak saklayabilirdik. Yüzünü hiç görmediğimiz, hangi bağlamda nasıl bir ortamda dile geldiğini bilmediğimiz sözleri gayet rasyonel, aklî, mesafeli ve soğukkanlı bir şekilde etüd ve analiz edebilirdik. Elbette yazı çok uzun zamanlar boyunca sadece toplumsal elitlere has bir ayrıcalık olarak kaldı. Her halk için medeniyete geçmek demek yazılı kültüre geçmek demek yani yazılı kültürü olan bir dine girmek demekti. Büyük dünya dinleri, Hristiyanlık, İslam, Yahudilik, Budizm her zaman için yazılı dinlerdi.

Yaklaşık 50-60 sene önce insan görsel-işitsel iletişimi icad etti. Radyo, televizyon, sinema, Instagram, Youtube artık bambaşka ve üçüncü kompleks iletişim zeminidir. Artık kimsenin saatler boyunca bir makaleyi, bir kitabı okuyup anlamaya çalışmak için sabrı yok. Malum devir hız devri; ne demekse. Üç dakika önce mesela bir patlamada kolu bacağI kopan insanları seyredip dehşete düşebilir, şimdi komik bir kedi videosu seyrederek tebessüm edebiliriz. Artık iletişimimiz -hadi Whatsapp’ı ve DM’leri saymazsak- okumak değil bakmak üzerine. Hatta daha çok bakılmak üzerine. Artık hiçbir iddiayı uzun uzadıya inceleyip düşünecek durumda değiliz, on dakikalık bir video bile uzun. Binlerce yıllık din savaşlarından bıkmış insanlığın artık yeni dini mizah;

13

tanrılar artık kahkaha atıyor. İnsanları ekranın başında tutacaksak, güldürmeden bunu yapmamız çok zor.

“Duman işaretiyle felsefi tartışma yapılmaz”. Ortam, medium, zemin mesajı belirler. Ortam mesajdan bağımsız, mesajın kendisine hiç değmeden akıp gittiği nötr bir mecra değildir. Konuşma diliyle yazı dili nasıl birbirinden çokça farklıysa, tivit ile kitap cümlesi de birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Benim neslimde televizyondan ciddi içerik bekleyen insanlar çoktu, eğlence programları kıyasıya eleştirilirdi. Halbuki televizyonun doğasına en uygun düşen şey tam da eğlence programlarıdır. Duman işaretiyle felsefi tartışma yapılamayacağı gibi, televizyonda veya tivitırda da ciddi tartışma yapılamaz. Bunun insanların paçozluklarıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Tam tersine insanların paçozlaşması bu ortamlarla ilgilidir. Görsel-işitsel bir ortamda en çok güldüren veya en iyi laf sokan kazanır. Görsel-işitsel iletişim zemininde yazının varlığı (mesela Whatsapp veya DM’ler) kafamızı karıştırmasın. Emojilerle giflerle hiyeroglifler artasındaki paralellik düşünüldüğünde, ama özellikle iletişimin tarzı düşünüldüğünde, daha berrak bir kavrayışa ulaşılır. “Slm, mrb, nbr”i eleştirmek kolay iş…

Yazının burasına kadar sabırla okuduysanız, bu kafa ütüleyici girizgahı atlatabildiyseniz, şu soruyu sormadan durmamalıyız: Bu çağda hala galatatçılıkta ısrar ne anlama gelir? Bütün bunları teknolojinin, toplumsal ilerlemenin,

14

sosyal medyanın düşmanı içi geçmiş huysuz bir ihtiyarın takıntısı olarak zihnimizin bir kenarına istifleyip üzerine etiketi basmamızda ne sakınca olabilir? Ne yani tivitır’ı Instagram’ı telefonumdan mı sileyim?

Hani Holivud filmlerinden tanıdık bir sahne vardır: Şehir büyük bir felaketten çıkmıştır. Kahramanımız yıkık binaların tozu dumanı arasında sessizce yürümekte ve tanıdık bir yüz, olmadı bir insan, o da olmadı bir canlılık belirtisi aramaktadır. İşte öyle bir duyguyla, seneler önce bir Amerikan yerlisinden duyduğum şu cümleleri mırıldanıyorum: Bizler geriye kalanlarız. Yüzlerimize bakın. Anlatacak hikayemiz var.

15