Kalıplaşmış Acı ve Akışkan Bir İnkar

Melis Erdoğan

 

Gittiğim bir ülkede tanıştım onunla.
-Sık sık ülke değiştirir gibi başladım anlatmaya ama orası ayrı bir öyküye
Karnı ağrıyormuş, öyle dedi çocuk bana.
Bütün yol boyunca karnı ağrımış ve kendini ağrımadığına ikna etmeye çalışmış. Karnı öyle çok ağrımış, canı öyle kor yanmış ki, ikna edebilmiş kendini kendi düzenbazlığına. Daha fazla mızmızlanmamış,
Ağlamamış,
Ağlar gibi olmamış ya da.
Ama bambaşka şeyler olmaya başlamış tüm bunlar olamayınca.
Ağrı, sancı yerleşmiş çocuğun kaskatı göğüs kafesine, taşlaşmış ve bir parçası olmuş. Yerleşikleşen ağrı, ne zaman kalkar gibi olsa, ne zaman dile gelir gibi yapsa – kesip atmış bizim aptal.
Görmezden, duymazdan, bilmezden gelmiş.
Sigara sönüyormuş, yağmur yağıyormuş, ateş alevlenip gök gürüldüyormuş tüm bunların arka planında.
Durumlar karışıkmış yani bizim aptalda.
Haklılık düzleminde yitirivermiş tüm insaniyetini.
Hiçbir kavgaya mahal vermeden, hiçbir drama evrilmeden, hiç ama hiç ses etmeden… Kaçtığını zannettiği gerçeklik, ona

16

bilenmiş bir sıradanlık armağan etmiş.
Kuvvetle kavradığı kalemi de artık mürekkebinin varlığına agnostik.
Sızlamayan ağrıları seçen çocuklar, uyuşmuş adamlar büyütürmüş kendi geleceklerinde.
Dengesi bozuk bedenlere ağır gelirmiş artık dürüst olma fırsatı buldukça çatlaklarından gürleyerek sızan kadınlar.
Artık çocuk olmayan kadınlarla, çocukluğun değerine şimdi şimdi akıl sır erdirebilen adamlar... İkisinin kesişim noktasında ya teninden geçemeyen cümleler dökülür çocuğun dudaklarından, ya da çocuk, ağrısıyla sancısını tekrar sahiplenmeye karar verir ve gece döner sabaha. Ama bizimkinin üzerine yerleşmiş bu sigara dumanından bozma inkâr kokusu,
bir milim dahi kıpırdamamakta ısrarcı olan yavşak bir arsızlığa dönmüş küflendikçe. Hep bir umut vardır’cılarla, bir çıkış yolu yok’cular her karşılaştığında dünya yeniden doğmuş. ve bu ahlaksız doğuşun ardındaki tek gerçek, “rastlanmış bir talihsiz” diye adlandırmış kendisini.
Yani acısından ve hissinden kopanlarla ona başını yaslayarak uyuyanlar iki farklı tarafında kalmış çizginin.
O ince çizginin ötesi ve berisi arasında mekik dokumaya devam etmiş.
Ve sadece bilinci isteklerinden birkaç adım önde olanlar farkına varabilirmiş birbirinin. Yoluna girmeyene darılmanın kişiselliğine yerleştikçe ve sislendikçe sancılar, Bizimki gibi yolda olmanın ağırlığında yürüyüşün tadına varamayanlar,

17

ülke ülke dağıldıkça kişiliğine gerçeklik benimseyen hezeyanlara dönüşmüş. Bir çıkış noktasından varış noktasına kadar geçen zamanda kaskatılaşan değişimler ve değişimlerin hüzünlü sonu ya da buna alternatif geç kalmışlık…
Yolda kendine farklılıklarından bir giysi dolabı yaratan herkes hikâyesini anlattıkça daha da uzağa yerleşirmiş kendinden.
İnkârına inanan çocuk da artık hiç bilmediği bir yerlere yerleşmiş olmanın geri dönülmezliğiyle anlattı hepsini bana.
Bütün yol boyu da şükretti kendi kurgu huzuru için Tanrı’sına.
İçime gittikçe cılızlaşan bir yardım çığlığı, bayat bir inanç ve taze bir korku yerleşmesine çok az zaman kala,
“Neden tüm yolculuklarımdan bir ders çıkartmaya zorluyor beni, sorsana bi Tanrı’na?”

18