Rengi Bağlanımlarımda

Tülin Yıldız

 

İliklerimde hissettiğim, kırmızı çıplaklığıyla dans eden acı; uzaklaştıkça yakınlaşıyor bedenime. Gezinen ayaklarıyla yakan varlığın dışarı çıkmasına izin vermiyor, her seferinde durmadan içime çekiyorum. Dişlerimle gerçeğine bağlanarak, bıraktığı sarı lekelere tutunuyor; nefesiyle nefesime sarmaladığı acıyı hissediyorum.

Başlamak için ihtiyaç duyduğum kelime, umursamadan düşürüyor ilk harfini gri bulutlar arasından. Çağlayan şeklinde gelen, dışıma taşmak için parmaklarımı zorlayan, hızına yetişemediğim, itaat ederek kendimi bıraktığım acı; hızla akarak, tane tane dökülüyor uzun saçlarımdan. Su damlalarının saydamlığında, olmayı umduğum halde buluyorum kendimi.

Kibritin yanan ucuyla sarılan ayağa kalkma çabamın içime işlediği zevkin tarifi yok. Gözlerimin önünde sürünen, sönerken ardında bıraktığı kırmızılığın mide bulandıran yanık kokusu; ayaklarım üzerinde geçirdiğim zamanların değersizliğini artırıyor. Yaptığım işten memnun kalarak yanışını tekrarlıyorum. Acıyı ayakta tutmak için ihtiyaç duyduğum kırmızılığı içime çekmeyi bırakırsam, sürünerek sönüp yitecek, yok olacak, biliyorum.

24

Yerden kaldırdığım bakışlarımla görmeye çalışıyorum bahşedilen hayatı. Yanımdan geçenler yalnızca etten oluşan yüzleriyle, hayal gücümden ibaretken, kimini güzel yapıyorum zihnimde, kimini çirkin, ucube adeta. Kimi farklılığıyla sıradanların arasından beliriyor. Görmezsem, insanlık yok.

Bilgisine sahip olmadığım “gerçeğin” var olma ihtimali kaç?

Dünyanın altında kalacağım. Yaşayan her ruh gibi, altında ya da içinde. Oluştuğum tözden geriye hiçbir şeyin kalmayacağı zamanlara endişelenerek anlam katmadan yaşadığım hayatım; beklemediğim anda biterek ruhumu özgürleştiriyor. Döngünün son raddesinde hepimizi yutacak olan korkuyu durdurmak için yapabileceklerimin sınırı yokken; inanmamayı sürdürdüğüm yok oluşun bir gün beni bulacağını içten içe bildiğim ama kabullenemediğim anında, sahip olduğum kısıtlı süre için yeryüzüne püskürtülen bedenim, dünya beyazlar içindeyken emildi altına.

Hayatımı adayarak aradığım kurtuluşun ömrümü tükettiğini göremeden yiterek, çekildim kırmızılıklar içinde. Anlamlandıramadıklarım, gözlerimin önünde olanlar, bana sunulanlar, oynamam için sahneye fırlatılan hayatım; bir oyunun yazılarak elime sıkıştırılmış metni değil miydi? Boyun eğerek oynadığım oyunun sonunda, kırmızılıklara çekilmemek için yaptıklarım kaldı benden arta yalnızca.

Yeşilin üzerinde parlaklığıyla havayı dalgalandırarak

25

oynaşan güneş ışınlarına bakıyorum. Çekiyorlar içlerine benliğimi. Yavaş yavaş süzülen düşüncelerimle bir oluyor aydınlığı veren ışınlar. Bir etmek için uğraşan gücün çağrısına kulak kabartan zerrelerim, birbirine geçiyor sonunda. Aynı "şey"den olma, aynı yerden gelme varlığımız, çektiğimiz acıya son vermek için buluşuyor zamanın bir yerinde.

Acı; bizi biz yapan yegâne gerçekken, kalanını ekliyoruz “anlamı” olsun diye varlığımızın. Kalanı; içimizde gezinen duygu emareleriyken, karmaşasına karışıyor insanlığın. Yanımdan geçip giden, rast geldiğim herhangi birinden bile çekebiliyordum acıyı içime. Bunu özel yapan, çabayla elde ederek, özenle kırmızılıklarımla buluşturduklarımdı.

İçimde var olmaya devam eden, rengi olmadan hayata boğan kırmızılık, etten yapılma ellerini uzatarak buluştu bağlanımlarımda. Yorgunluğuyla aynı, bir o kadar da birbirinden farklı anlara ulaşmasını sağlayan, kibritin yanan ucundan çıkan alevin sıcaklığıydı.
Onunla var, onun için vardı belki de yalnızca.
Özgürlüğüne kavuşan bir varlıktım artık.
Kurtulma çabam, hissizliğin verdiği vazgeçmişlikle yeryüzünden silinip gitti.

26