Galatat: Denizbank ve Eczane Murat

Dağhan Üçok

 

Yok korkmayın, yazıda ürün yerleştirme yok.

Galatatçılık mesleğini elbet ben icad etmedim, Ali Seydi’nin Defter-i Galatâtından tutun Şemseddin Sami’nin Kâmûs-i Türkîsine kadar alfabe değişikliği (1928, siz harf devrimi diye biliyorsunuz) öncesinde Türkçe dil yanlışları üstüne yazan birçok kalem erbabı vardı. Hayır evladım, 1928 öncesinde dilini Arap harfleriyle yazdığın için Arapça konuşmuyordun, şimdi nasıl Latin harfleriyle yazdığın için Latince konuşmuyorsan. Kiril harfleriyle yazarsan da Rusça konuşuyor olmayacaksın. Bir değil iki kere hayır evladım, Türkçeyi atan yoktan var etmedi.

Alfabe değişikliği öncesi galatat yazarlarının tavrı Osmanlı yönetici zümresinin tipik elitist kültürünü yansıtır. Klasik örnek serbestiyet kelimesidir, Farsça kelimeye Arapça ek nasıl getirilir! Bunlar hep cahil halkın bozuk dilidir, fahiş galattır. Zaten halk dediğin şey reâyâdır, yani sürüdür, barbardır ve kültürlerinde incelenmeye değecek hiçbir şey yoktur. Bu lafların Kadıköy’de arkadaşlarla dışarıya atılmış masalarda bira yudumlarken edilen sohbetleri hatırlatması gayet normaldir. Dıştaki cilaya aldanmayın, iki yüz yıldır bitmek bilmeyen

9

“bu memleket adam olmaz mirim” yavesi... Pardon! Artık adam demiyorlar, cinsiyetçilik oluyor. Osmanlı yönetici elitinin kibrini hâlâ sürdüren bu güruh hakkında yazılacak çok şey var da, şimdilik dursun. Fakat sanmayın ki Kadıköy böyle iken Fatih farklıdır, değişen tek şey kozmetiktir. Onu da ancak masada bira yerine çay olarak bulursunuz. Dönelim: Bu galat mantığına göre köftelik bulgur demek de yanlıştır, masada demek de...

Bugün galatat esnafı kabaca üç zümrede toplanır. İlki gelenekçiler denebilecek yazarlardır. İlla isteniyorsa Yavuz Bülent Bakiler, Murat Bardakçı gibi isimler sayılabilir. İkincisi Kemalist dilciler loncasıdır, Feyza Hepçilingirler, Oktay Sinanoğlu ve benzerleri… Niye isim sayıyorum? Kimsenin bilerek ve isteyerek net konuşmadığı, kaçış yolu açık laf etmenin kibarlık sayıldığı bir diyarda çubuğu sarih ve vazıh konuşmaya bükmek gerektiğine inandığım için.

Bu loncaya göre atamızdan önce aşağılık kompleksiyle dolu olan özenti Osmanlı aydınları güzel dilimizi Arapça ve Farsçanın boyunduruğuna sokmuş, dilimiz ve kültürümüz yabancı emperyalizmin çizmesi altında inim inim inlermiş. Sonra atamız gelmiş Türkçeyi öz benliğine kavuşturmuş ama atamızın açtığı o ışıklı yol karşı-devrimciler tarafından terk edilmiş, bu sefer de İngilizcenin istilası altına girmiş. Ata yedi düveli denize döker de ahfad durmaz elbet. Bu arkadaşlar da dil emperyalizmine (ne demekse) karşı kurtuluş savaşı veriyorlar.

10

En temelde itirazımız iki noktada toplanır. Birincisi bu işin devlet eliyle yapılmasıdır. Dil evren gibidir, yenisi icad edilmez, ancak inceleyerek kanunları tesbit edilir. Dil işlerine devlet eliyle müdahale edilmesine alkış tutmak eli kalem tutan bir insan için bir kere alçaklık ise, baştan ayağa zulüm kesilen iğrenç bir despotizme yaltaklanmak katmerli alçaklıktır. İkincisi, alkol ve kibirle bulanıklaşmış zihninden ifrazat saçan küstah bir devlet başkanının (evet evladım, atanı kasdediyorum) dil konusundaki sonsuz cehaletidir. Ama çok abartmadın mı? Az bile söyledim.

1930’larda yaşanan dil cinnetinin en büyük cinayeti dilden Arapça ve Farsça kökenli kelimeleri söküp atmaya çalışması değildir, o ikinci sırada gelir. En büyüğü Türkçenin sistematiğini geri dönülmez şekilde tahrib etmeleridir. Her caddede görebileceğimiz “Eczane Murat” tabelasını İngilizceye Murat Pharmacy, Fransızcaya Pharmacie Murat diye çevirebiliriz. Bunun Türkçesi ise Murat Eczanesidir. Çünkü Türkçede isim tamlamaları yapmanın yolu bellidir. Dilin sistematiği derken ne demeye çalıştığım anlaşılıyordur umarım.

Sadri Maksudi Arsal’ı bilir misiniz? Hani Tolstoy’un “akıllı Tatar çocuğu” dediği, Rusya iç savaşı sırasında kısa süre hayatta kalan İdil-Ural Cumhuriyeti’nin ilk devlet başkanı, hukukçu, “devrim profesörü” ünvanlı, Türk Dil Kurumu’nun teşkilinde öncülük yapan bir milletvekili. Aynı

11

zamanda Türk milliyetçiliğinin esaslı teorisyenlerinden biridir, “atama karşı çıkan gerici işte” diyemeyeceğiniz bir adam.

Denizciliğin gelişmesini teşvik için bir banka kurulması planlanır, yıl 1937. Bankanın adı için atanız tarafından Denizbank ismi tensib buyurulur. Meclis görüşmelerinde söz alan Sadri Maksudi, gayet haklı olarak bu ismin Türkçenin yapısına uygun olmadığını, en başta Türkçede bank diye bu manada bir kelime olmadığını, doğru Türkçe karşılığının Deniz Bankası olması gerektiğini söyler. O gece Çankaya sofrasında Sadri Maksudi’nin bu itirazı gündeme gelir ve atanızın talimatıyla normal akış kesilerek yayın bitene kadar radyoda Arsal’a hakaretler yağdırılır. Dört gün sonra Arsal’ı “Türk olmamak”, “nankörlük”, “sahte diploma sahibi olmak”, “Türkçe bilmemek”, “Türk gençliğini zehirlemek” ile suçlayan bir makale bütün gazetelerde yayınlanır. Hayatında bir kere A Haber seyretmiş birisi burada ne döndüğünü anlamıştır. Arsal Halide Edib, Cavid Bey veya Kazım Karabekir kadar şanssız değildir. Yurtdışına kaçmak zorunda kalmamıştır, idam edilmemiştir veya ev hapsinde yaşamak zorunda kalmamıştır fakat o tarihe kadar yaşadığı ikbal devri kapanır

12