Vardiya

Hüseyin Opruklu

 

Akşamın karanlığında evine her zamanki gibi süngüsü düşmüş bir halde döndü. Karısı yemeği çoktan pişirmiş, sofrayı kurmakla meşguldü. “Ben geldim.” deyip elindeki alışveriş poşetini mutfak tezgâhına bıraktı. Üzerine yapışmış huzursuzluğu gizlemeye çalışsa da yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu fark etmişti karısı. Zoraki bir tebessümle kocasına “Hoş geldin.” deyip ocakta buharı tüten etsiz bamyayı desenleri solmuş renkli porselen tabaklara özensizce pay edip küçük plastik masanın üzerine koydu. Çok geçmeden yemeğe yumuldu adam. Ne var ki yemek boyunca ne adamdan ne de kadından çıt çıkmadı.

Eve gelirken başlamış, yemek boyunca biraz olsun azalmaya yüz tutsa da yatmaya yakın şiddetini tekrar artırmıştı kaşıntı. “Hay Allah yine başladı!” Durduk yere şimdi bir de bu çıkmıştı? “Yıkanmak belki iyi gelir” diye düşünüp banyoya girdi adam. Üzerinde ne varsa hızla çıkardı sonra. Banyodaki aynaya bakar bakmaz gördü. Bedenini yangın yerine çeviren pütürlü deriyi. Banyodan sonra çaresiz bir bekleyişle uyumaya niyetlendi. Ne var ki gecenin üçü olsa da kirpikleri birleşmedi bir türlü. Dönüp durdu yatakta. Bir sağa bir sola. Gecenin bir yarısı daha fazla dayanamayınca horul horul uyuyan karısının sırtını dürttü eliyle.

31

Gözlerini zorla aralayıp “Ne var?” der gibi bakınca vazgeçip “Yok bir şey!” dedi. Nasılsa baksa da yalapşap bakacak, her zamanki gibi “Geçer.” diyecekti.

Öğlene doğru karısının ısrarlı sesi karanlığı ağır ağır sıyırdı üzerinden. Mesai üniformasını giymek için pijamasını çıkarmıştı ki gördü gardırobun aynasında. Oradaydı işte. Ayçiçeğinin açılıvermesi gibi açmıştı tüm derisi akşamdan sabaha. Sadece kasığını değil, tüm vücudunu sarmaşık gibi sarmıştı kızarıklık. Görünce öyle pul pul olmuş, ne yapsa bilemedi. Sızım sızım sızlıyordu bir de. Daha fazla beklememeli. İzin alıp doktora gitmek lazım. “Kesin kaçak içki alerji yaptı.” diye geçirdi içinden. “Ya aşağıya doğru kayıp tüm vücudumu kuşatırsa?” Bunları düşününce içi bir tuhaf oldu. Elini pençe gibi açıp her yerini bir güzel kaşıdı. Hart hart hart... Sonra lavaboda akan suyu sertçe yüzüne çarpıp ağzına bir lokma koymadan çıktı evden.

İlk gelen otobüse atladı. Tıkış tıkıştı. İte kaka ilerleyerek bir köşeye sıvıştı. Ne var ki otobüste de rahat bırakmıyordu. Herkes ona bakıyormuş gibi hissedince sıktı dişini. Otobüsün her freninde tutunduğu korkuluğa kürek kemiğini sürtünmesiyle derin bir ohh çekerken, kimseye belli etmemeye özen gösterdi. Trafiğin hızlı akışından olacak her zamankinden daha çabuk ulaştı görev yerine. Vardiyayı devralmaya daha on dakika vardı. Cesaretini kuşanıp dikildi vardiya amirinin karşısına. Amir koltuğuna kurulmuş “Ne var?” der gibi dik dik bakınca, tehlikeli ve yasaktır

32

levhası görmüş gibi ürktü nedense. Boğazını temizleyerek “Amirim,” dedi “benim doktora çıkmam lazım, her yerim kaşınıyor.” Güneş vurmuş çinko gibi parlayan yüzünü ekşiterek. “Senin mi?” diye sordu. Ben tabii. Kim olacak? “Yerine bakacak kimse yok şimdi,” dedi, “bakarız sonra.” Neye bakacaksın? Telsizden gelen kesik kesik seslere kulak kesilip tavus kuşu gibi gubarıp duruyordu amir. İnanmıyordu belli ki. İmkânı olsa canına ot tıkardı, biliyordu. Oldum olası yıldızı barışmamıştı zaten. Ahh... Sınavdan yüksek bir not alıp memur olabilseydi çeker miydi hiç amirin ağız kokusunu. Gitmek istediğinde basar giderdi. Soracak mıydı? Hem böyle mesaiye nasıl devam edilirdi? “Yaranamazdım,” diye geçirdi içinden “ne yapsan yaranamazsın.” Merhamet dilenmeye ihtiyacı yoktu. Hayır, kesinlikle yoktu. Amirin odasından kendi kendine cık cıklayarak hızla çıkıp kulübeye yöneldi. “Meryem olmasa bari bugün, yanında böyle...” diye geçirdi içinden. İki kişinin zor sığdığı kulübeye vardığında vardiyayı yeni devralmış Salih’i buldu bilgisayarın başında. Rahatladı. “Ben geldim.” deyip içeri girdi. Bir yandan tıslamaya başlamış ketıldaki suyla hazırladığı kahvesini yudumlarken, diğer yandan da giriş çıkış kayıtlarını incelemeye koyuldu çok geçmeden. Ne zaman sonra masanın altına götürdüğü eliyle belli etmemeye özen göstererek kasıklarını okkalı bir kaşıdı yine. Hart hart hart...

Birine anlatsa anlarlar mıydı? Hem anlatsam ne faydası olacak ki? Gerek yoktu. Devriye sırası gelince manyetik çubuğu alıp çıktı kulübeden. Park yerlerindeki arabaların

33

camlarını kontrol etti, apartman girişlerindeki manyetik kutuyla elindeki çubuğu buluşturdu. Bunu yaparken cebinden çıkarmadığı eli hep tetikteydi. Kanat çırpar çırpmaz basacaktı tetiğe. Devriyeyi on beş dakikada bitirip kulübeye dönünce Salih’i dışarda kulağında telefon sigara içerken buldu. Birden aklına geldi. Bilgisayarın başına geçip arama motorunda “Alerji.” yazıp aradı. Bahar alerjisi, polen alerjisi, gıda alerjisi... “Ne çok alerji varmış.” diye düşünürken çözümü de vardı devamında yazının. “Duyarlı olunan alerjenlere karşı teması önlemek ve alerjenlerden kaçınmak.” Çözüm bu kadar basitti teknolojiye göre. O kadar alerji yapan şey varken kaçınmak hiç de kolay değildi. Göz ucuyla etrafı kollayıp tırnaklarını kürek gibi baldırına daldırmıştı ki gördü Salih. Hevesi kursağında kalmıştı. Hep böyle olurdu. “Ne o oğlum,” dedi Salih gülerek “Uyuz musun yoksa?” Anlamıştı işte! “Bir doktora görün istersen.” derken haklıydı. Evet, doktora görünmek en iyisiydi. Gökyüzü akşamın renklerine boyanırken artık evlerin camları çoktan ışıldamaya başlamış, nizamiyeden giren çıkanlar iyice azalmıştı. İki saate bir devriye sırası geldikçe tüm sitenin etrafını dolaştı. Yoktu herhangi bir vukuat. Vukuatsız olarak nöbeti devredip evin yolunu tuttu çok geçmeden. Mesai elbisesini çıkarıp pijamasını giyerken bakmak istemedi bu sefer aynaya.

Uyku girmedi gözlerine. Sabırsız bir bekleyişle sabahı zor etti. Uyanır uyanmaz kahvaltı etmeden çıktı evden. Mesai saatinde uzun bir uğraş sonucu hastaneden telefonla randevu

34

alabilmişti. Geç kalmamalı, randevuya yetişmeli. Kapıdan çıkarken karısı bir şey mırıldandı arkasından. Her zamanki gibi duymazdan geldi. Hastanenin bekleme salonuna varınca ikide bir saatine bakıp duruyordu. Işıklı tabelada adını görünce çekirge gibi sıçrayıp daldı muayene odasına. Doktor, bilgisayara bir müddet bir şeyler yazdıktan sonra başını hafifçe kaldırıp, merhametli bir yüz ifadesiyle “Neyiniz var?” dedi, “dinliyorum.” Telaşını gizlemeye çalışarak “Kaşınıyorum.” Dedi, “durmadan kaşınıyorum.” Bunu söylerken eli nerdeyse yine kasığına dalacaktı. “Anladım.” dedi başını sallayarak doktor, “çıkarın üzerinizdekileri.” Eldivenlerini giyip tüm vücudunu yakından inceleyince “Dönemsel alerjilerin en çok görüldüğü mevsim,” dedi doktor, “bir krem yazıyım. En azından rahatlatır sizi. Bir ay sonra geçmezse tekrar gelirsiniz.”

Eve vardığında haftada iki kez gittiği ev temizliğinden yeni dönmüş karısını televizyon karşısındaki divanda yarı uyur yarı uyanık halde buldu. Bir tuhaflık vardı üzerinde. Yemek kokusu da gelmiyordu mutfaktan üstelik. Üzerindekileri soyunup bir an önce aldığı kremleri denemeliydi. Doktor “Bitinceye kadar sabah, akşam sür, aksatma!” demişti. Eczane poşetinden çıkardığı kremleri bol bol tüm vücuduna yedirdi. Pek bir rahatlık geldi bak. Ihh! Sık sık sürmeli. Çok geçmeden karısı oturduğu yerde kımıl kımıl kıvranmaya başlayınca dayanamadı. “Hayırdır,” dedi alaylı bir gülüş atarak, “sende de mi başladı?” Kadın hiç kıpırdamadan gözlerini belertip “Hep vardı zaten,” dedi, “senin gibi

35

değil benimki, içim kaşınıyor benim!” Anlamasa da asabı bozuldu adamın. Tabii canım! kaşınır. Sonra oturduğu yerden sabırsız bir yolcu gibi fırlayıp, çantasını kaptığı gibi kapının önüne attı kendini kadın. Arkasından hiç istifini bozmadan “Nasılsa geri gelecek!” dedi adam, “nasılsa gelecek...”

Kapı sertçe kapanınca zemin kattaki evin sokağı gören salonun penceresine koştu adam. Kadın sokağın köşesini dönmek üzereyken pencereyi açıp “nereye gidiyorsun?” der gibi elini hışımla havaya savurmuştu ki dayanılmaz bir kaşıntı bastı. Hart hart hart...

36