Yağmur zeminle buluşuyor. Stadyumun gürültüsü yağmurun içinde kayboluyor. Bağırıyorum. Söylediklerimi duyamıyorum. Tribünde eşimin oturduğu yeri görmeye çalışıyorum; yağmur engel oluyor. Onu görebilmek için kanat değiştiriyorum.
Rakibimle boğuşup ona faul yapıyorum.
Takımımız savunmaya çekiliyor. Eşimi görmek istiyorum. Bu sefer başarılı oluyorum. Baktığım yerde o var; baktığım yerden bana bakıyor.
Alt tarafı futbol. Hayat her gün kendini tekrarlar. Kalk ve yürümeye devam et diyemem. Düş ve biraz öyle kal. Düşmek ve düştüğün yerde kalmak hakkın. Her an daha iyisini yapmak zorunda değilsin. Olmadığın biri gibi davranıyorsun. Yaptıklarınla ve yapacaklarınla insanlar senin yanında olmaya devam eder ya da zaten etmemeliler. Metafiziksel çayırlarda kurduğun cennete insanları çağırmaya çalışma. İnşa ettiğin düzlemden fazlası olduğunu biliyorum. Kendini bir futbol sahasıyla sınırlama. Başarı ya da yetenek bir hediye değil, lanet. Sen lanetini de armağanı da içinde barındırıyorsun. Ama hepsi yavaş yavaş gidecek... Önce beni kaybedeceksin, hiçbir şey geri getirmeyecek; sonra futbolu. Belki de onu çoktan kaybettin. Sana ün kazandıran
yeteneğinin lanete dönüşmesi gibi hayatın da bunu takip edecek. Sonra metafiziksel çayırlarda tek kalacaksın. Kimseyi davet etmediğin bir şölen hazırlayacaksın. Zaten kimseyi de davet edemeyeceksin.
Rakip faul atışını kullanıyor.
Geçmişi kaç kez yaşadığımda hata yapmadığımı hissederim? Sonsuz tekrarı olan bir dünya için fazlaydı hatasız olmak. Yine aynı anı yaşıyorum ve yine hataların içine boğuluyorum. Ne zaman ben olacağım? Dünyaya geldiğim andaki kusursuzluğuma ne zaman erişebileceğim? O zaman bile kusursuz değildim zaten. Ama hep daha fazlası olabilirdi ya da zaten olmamalıydı. Bir hiçlik zaten cennete dönüşemez ki. Her gün aynı şeyleri duyuyor, aynı şeyleri görüyor ve aynı şeyleri yaşıyorum. Bu kadar aynının içinde insan ne yapar?
Sinirleniyorum...
"Kes sesini."
"Çok mu iyi olduğunu düşünüyorsun?"
Dönüp takım arkadaşlarıma bağırıyorum. Bu maçı kazanmalıyız. Bu sürüngenleri yenmeliyiz.
"Evet, ben dünyanın en iyisiyim."
"Hiç Dünya Kupası kazandın mı?"
Hayır ama 2. oldum, diyecektim ama bir dakika ben hiç Dünya Kupası'nda oynamadım.
***
Takım otobüsü. Mutlak sessizlik. Kimi oyuncular müzik dinlerken kimileri camdan dışarıyı seyrediyor. Teknik direktörümüz ise sakin görünüyor. ‘'Şampiyonluk yolunda kritik viraj'’ manşetlerinin atıldığı bu maç için konsantre olduğumuzu düşünüyoruz. Kazanarak bir sonraki maça daha güvenli çıkabiliriz. Yanımda takımın kalecisi oturuyor. En iyi anlaştığım kişi o. Ona gördüğüm rüyayı anlatıyorum.
"Yine aynı rüyayı gördüm."
"Bu kaç etti?"
"Bilmiyorum, neredeyse her gece. Maradona ile yine kavga ediyorduk. Eski eşimin söyledikleri kulağımda ve yine sinirleniyorum. Dünya Kupası sorusu yine geliyor."
Gülüyorum.
"Bu sefer ben ikinci oldum demek geliyor içimden ama sonra susuyorum."
İkimiz de gülüyoruz.
"Evet o kupa gerçekten çok önemli. Turnuvada ben de birkaç maça çıktım."
Susuyoruz. Sessizlik rahatsız edici bir hale gelinceye kadar. Ona bakmamaya çalışıyorum.
"Bunlar normal değil mi?"
"Evet."
"Bir gün geçecek."
"Orası kesin değil. Bunları yaşaman normal çünkü herkesin hayatında bazı problemler var ve insanlar bunları çözmeye çalışıyor. Onu seviyordun ama artık senin için yok ve sen de onun için yoksun. Bunu düşünmen yaşamı daha kolay hale getirmeyecek. Birazdan bir maça çıkacağız, bu yüzden güçlü olman gerekiyor. Hakkında yazılanlara ve konuşulanlara takılma. Basit düşün ve adım adım git. İhtiyacın olan bu. Yaşını önemseme. Bir şeye geciktiğini düşünme. Herkesin kendini gerçekleştirme yaşı farklıdır. Maça odaklan. Oradan alacağımız iyi sonuçla yaşayacağımız mutluluğu düşün."
Gözlerimle onayladım ve camdan dışarıya izlemeye başladım. Bazı taraftarlar takım otobüsünü takip ediyordu.
***
Soyunma odasında hazırlıklarımı sürdürürken teknik direktör beni yanına çağırdı. Son dönemde futbolda ve futbol dışında yaşanılan şeylere kayıtsız kalmadığını gösteriyordu bu. Sahada olan şeyler sadece sahada kalmıyordu ve saha dışında yaşanılan her şey bir şekilde yeşil tiyatro zemininin düzleminde kendini gösteriyordu.
İki yıl önce transfer olduğum bu takımda hala kendimi gerçekleştirme mücadelesi veriyordum. Bunun bir gün olacağına inanıyordum. Her sezon ‘'İşte benim zamanım'’
diyeceğim bir anın yaklaştığını hissediyordum fakat hepsi onulmaz bir yanılgıya dönüşüyordu. Hisler ve yaşananların hep çeliştiğini kabulleniyordum. Eski eşim ilerlemek için bazen gerici hareketlere ihtiyaç duyulduğunu söylüyordu. Eski ilahi bir söz gibi her seferinde kulağımda çınlıyordu bu. Doğru olabilirdi. Ancak olmasa da bir şey değişmiyordu çünkü yaşamımı doğrular üzerine inşa etmek gibi bir kaygım kalmamıştı.
Teknik direktörün odasına girdim.
"Bugün kanatlarda oynamayacaksın. Bunu bütün hafta boyunca çalıştık. Savunmanın önünde kalacaksın. Bugün takımı atağa sen çıkartacaksın. Bu oyunda ne kadar iyi olduğunu kendine ve herkese göster. Güvenini saha içinde kaybetme. Sen arkadaşlarının yanında olacaksın, onlar da senin yanında."
***
Üzgünüm. Olması gereken anda, olamadığım yerden uzakta olduğum için üzgünüm. Kendimi hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm. Potansiyelim imkanlarımı aştığı için üzgünüm. Ve bütün bunlar bana haz verdiği için üzgünüm.
Savaşı andıran bir ses ve senden yana olmayanlar yokmuşçasına verilen karar. Hakem maçı başlattı. Duyulan düdük, sadece bir ses değil, hüküm aynı zamanda.
Karşılaşma başlarken ben maça olabileceğim en uzak
mesafedeyim. Bu belki her şeyi en iyi şekilde yapmak istemememin sonucudur ya da böyle bir şey zaten hiç yoktur. Rakibimiz bizim beklediğimizden daha iyi oyunla sahaya çıkıp bizi bozguna uğratmaya hazır... Ya da bozgun değil doğru ifade. Zafer mi? Hayır o da değil. Hayatı ya da anları kavramlarla anlatmak çok zor. İkisinin arasında nasıl bir fark var? Bu sorunun cevabı bu anda değil. Bir maç içinde verilecek hiçbir cevap yok buna. Modern zamanın savaşını veriyoruz, ötekine haddini bildirmek istiyoruz hepimizin öteki olduğu bu dünyada.
Bizim yarı sahamızın ortasında topla buluşuyorum. Kafamı kaldırdığımda sol kanatta bir boşluk görüyorum ve oraya koşan arkadaşımı.
(Uzun bir top atıyorum. Düşündüğümden biraz daha hızlı gidiyor ama arkadaşım yetişecek ve sonra ortaya çevirecek topu. Gol olacak. Gazeteler beni maçın yıldızı diye tanıtacak, Oyunu o açtı. Rakibin dağılmasına sebep oldu. Televizyonda herkes '’İşte bu, ondan beklediğimiz bu'’ diyecek.)
Olmuyor.
Rakibin hücum presi önce dikkatimi dağıtıyor, sonra kontrolümü. Topu kaybediyorum. Tribünden sesler yükseliyor. Hayal kırıklığının sesleri. Eğer hayal kırıklığı bir ses olsaydı, tıpkı böyle olurdu.
Benden topu kapan kişinin ayağına tekme atıyorum. Sarı kart ve faul.
Birazdan bir felaketi kucaklayacağız sessizliği, hayal kırıklığı sesinin yerini alıyor.
Golü atıyorlar. Onların sevinçlerini izliyorum. İçimde bir çocuk şenliği hissediyorum. Belki de bunu bütün kayıplarıma yordum. Kafamı öne eğiyorum. Yenilgilerime saklanıyorum.
İnsan kimi zamanlarda bir dışarıdan gelen, kendisine yabancı bir hisle karşı karşıya geliyor. Geniş zaman aralığında olmuyor bu. Bir saniyeden kısa bir sürede. Ben, farklı bir ben oluyor ve gerçeklik, yıllar içerisinde inşa edilen o gerçeklik, kişinin kendi gerçekliği, yağmurda kalmış ve ardından kuruması için peteğe konulmuş kitaba benziyor, şişen, kırışan, gerçek hacmini aşan ve eline aldığında yaprakları tek tek dökülen. Sonrası, bir hiçlik şöleni.
Dakika otuz. Skor 1-0.
Devamı Ocak-Şubat 2022 sayımızda...