Köprüden

Pelin Şanlı Türgen

 

“iki dünyayı iki iklim ve
iki mevsimi birleştiren
iki kıtadan geliyordu

Kızamık nöbetleri
Kanlı Astım atakları
ve nefes darlığı
Yaş ile yaşlılığı birbirine bağlayan
Hüznün çelik halatları,
Beni yaralarımdan tanı dedi sessizce, yaralarımdan…”

Oraya çıktığında aşağı bakmamaya söz vermişti. Baksa çocukluğunun sandal gezintileri gelir gözünün önüne, baksa Kız Kulesi’nin kilitlerini açardı gaddar baba ve baksa “Mis gibi soğuk su!” diye bağıran o şeritler arasında trafiğe meydan okuyan roman kadın çıkıp “Mis gibi boğaz!” der diye korkardı. Ya çok geç ya çok hızlı olurdu her şey. Oysa “tam zamanı” doğru sözdü, tam yeri, tam insanı, işte tam kararı.

Kısa bir öksürük krizi ardından saate baktı, ne diye saat takardı ki esmer bileğine sürekli? Kime neye yetişirdi? Kimi bekler, kimi bulurdu? Kıtaları birbirine teğellerle

28

tutturan ve bunu da üzerine sürdüğü salçalı ekmeği mahalle çocuklarına hızlıca pay eden anne ataklığı ile yapan endamda bir yoldu bu. Saymaya niyet edilse bitmez, onca araç geçemez belki durur, alttan akan boğaz “Ne işimiz var?” der gibi bakardı kara karıncalara gökteki. Yok bakamazdı oraya boğazla kurduğu bağ dayıdan yadigardı ona. Ama şimdi korkuluklarına çıkmış gençliğine bakıyordu.

Üsküdar’ın meydandan gelen uzun Sadık Ali Sokağı’nın köşesindeki eski ufak evini ilk gençlik zamanı, kaçak göçek kullandığı dayısı, köprüye az da olsa Boğaz’a terasından bakan yıkık bir tostçu işletirdi. Bir dilini anlamadığı yabancılar bir de gençler gelirdi ucuz tost yemeye. Köprü ayaklarını gören ufak iki fayanslık balkon, bin bir hayaline ev sahipliği yapmıştı. Beton köprü dile bile gelir, uzun dertler yanardı. Hayallerinin kendinden epey büyük olduğu zamanlar. Kim derdi bugün burada tam altmış dört metre yükseklikte köprü trabzanlarından bir ayağı rüzgara meydan okur dururken bu anı yaşayacağını, yolun sonunu. Aslında kendi derdi. Her gün Kadıköy’e yürüdüğü birkaç arkadaşı ile tanıştığında derdi. Ufak sokakta giriş kapısının iki kat altında bir basım evinde çıkardıkları dergiler dayısının evinden toplanıldığında da derdi. Sonra Köprü’den geçip Beyazıt’a vardıklarında, meydandaki kalabalık arasından sıyrılan gencin parkasının üzerinde yanmasının ardından çıkan kavgada, ilk nezaret tecrübesi ile bıraktığı sakalını “annelik hakları vicdani seslenişi” ile kestiren annesinin

29

“Sen kimlere benzedin, başını belaya sokma!” nasihatini isyanla karşıladığında hiç demedi. Gençlik cesareti, cesaret hareketi, hareket sonucu getirdi. Ve o hiçbirinden haberdar olmadan önce okulu sonra sevdiği kızı sonra evini terk etti. Kapatıldıktan sonra Rıhtım’dan Gemiciler sokağa uzanan eski apartmana taşınan basımevine bir yatak attı. Dayısının tostçusunda gündüz çalışıp kazandığı iki kuruşla da dürbün alıp köprüyü ezberlerdi. Sakallarını evden uzaklaşalı uzatmıştı ve artık bilekleri gri, yakası yağ izli, etekleri sökük parkasıyla yanmış margarin kokan makineye Taksim Meydanı’ndaki ısrarlı koşuşu gibi bastı. Dilini az çok çocukluk alışkanlığı ile çözmeyi öğrendiği yabancılar gelip yine ikişer tost yemeye devam ediyordu. Öğrenciler varsa bir iç çeker ama ayranı da ikram ederken okuduğu son kitaptan, bastıkları son fanzinden söz eder, heyecanı gözünde parlardı. Minibüse biniş parası koyduysa cebine, Kadıköy’den yürümediği saadet dolu bir sabahsa, keyfine diyecek olmazdı. Dayısının köprüye bakan balkon konuşmaları o sabahı taçlandırır, evinde hissettiği tek anı yaşardı. Akşam matbaa kokusu küf küf yine astım nöbetine karışır sabah gün doğdu mu diye gazeteden yaptığı perdeden ufak delikler açar bir yandan basıma yeni derlemeler toplardı.

Yok o sabah minibüs lüks bir harcama görünüyordu, geçen hafta gittiği, başı kalabalık doktorun verdiği ilaçlar sabaha kadar süren uykusuzluğunun nedeni öksürükler için daha zaruriydi. Önce eczaneye uğrayıp dolum kolonyaların

30

huni şişeleri arasından ilacı aldı, elinde som külçe altın taşır gibi sımsıkı yürümeye devam etti. Karşıdan bütün ihtişamı ile salınan köprü bu kez çocukluğundan kalan hayalle baktı ona, hamak olup aldı kucağına, “Aşağı bakma, gel.” dedi. Başına bir sinek konmuş gibi sallayıp dağıttı sesleri, köşedeki veresiye yazan tek büfeye sipariş ettikleri tost peynirini sordu, paketi alıp her zamanki Arnavut Kaldırım’dan yine her zamanki sokağa daldı. Sarıyer’den meşhur doğmuş bir börekçi daha peyda olacağa benzer ve tost işi riske girer mi diye endişe yaratan dükkandan aşağı indi her sabahki alışkanlıkla. Dik yokuş öne doğru aktı yine. Dik durmak için sarf ettiği uğraş sırtında yer etmiş kasları yokladı “benim” deyip. Önünde yuvarlanan taşa takıldı gözü. Yokuş aşağı yuvarlanmaya başladı mı durmuyor diye geçirdi içinden. Yetişti aldı taşı, sokak başına fırlattı. Ama tost makinesinin kablolarının ön tarafında yatan dayısının cesedini görünce zamanı fırlatamamıştı önceye. Sonra dükkandan çıkaran ev sahibinin tek yadigar eski makineyi de boya parasına sayarken söylenip durduğu ağız dolusu küfürleri de fırlatamadı. Taş yuvarlandı yine yokuştan. Üsküdar’dan indi hızla. Sahilden geçti alacalı bir binanın aynalı vitrinin önünde yine bir yokuş bulup aşağı inmeye devam etti. Gemiciler Sokak’tan, iki kat alttaki binadan girip basımevi yanana kadar yuvarlandı. Ya da yakılana. Kalan siyah gri kül köprüye savruldu. Belki de o öyle sandı. Şehrin en yüksek tepesinde yeşil kalan tek yer mezarlıkta soluğu alması ve dayısının mezarını sulamasıdır

31

Mahmut Abi’sini tanıyışı. Mezarı boyayan açık tenli sarı tüylü kollarla gelini düğüne hazırlar gibi uğraşan bu adam sanat yaparcasına yan mezarlığın da sıvasını parlatıyordu. Şimdi bu köprünün üzerinde aşağı bakamıyorken onu ilk gördüğü anı da düşündü. Taş yuvarlandı, boğazın en orta noktasında köprü trabzanlarını aştı. Bugün son kez bir kez daha boğaza bir iki ufak teknenin çok konuştuğu belli kaptanlarına baktı, Başını çevirip sesini topladı. Mahmut Abi dipteki mıcırların temizliği tamam, paydos oldu mu, bu korkuluk da bittiyse iniyorum artık!

32