Yaşam Fragmanları: Lanetli Bağımız Şimdi

Hasan Begdili

 

1. Bölüm

Dışarıdan devrimin sesleri odamda yankılanıyordu; ben kendime beden arıyordum. Eski bir tribün bestesine benzemiyordu, yani devrimin ayak sesleri değildi; devrimin kendisiydi. Nasıl bir şeye benziyordu, bilmiyorum; ben kendime beden arıyordum. Bu öykü; beden aramanın öyküsü değil. Ama içinde bunu barındırabilir, bir şeye engel olamam. Hiçbir şeye engel olamam. Böyle bir niyetim de yok. Dışarıda devrim oluyordu çünkü. Ben de kendime beden arıyordum.

Odamın ışıkları kapalıydı. Yatağım dağınık. Belirsizliklerin sisleri birlik olup içindeki havayı kendi egemenliklerine almıştı.

Dışarıda devrim olurken her şey sis içinde olmak zorundaydı zaten. Geleceği bilmek, ne olacağını tahmin etmek epey zordu. Ama sis doğa yasasına benziyordu. Bir yargıç vardı, kararı asla bozulmayan ve bozulamayacak olan. Tokmağını vuruyordu ve bam! Bu bir efekt değil. Olan oluyordu, olan olmak zorundaydı. Kişinin yegane varoluşu bunun önüne geçemezdi. Aslında geçmek de istemezdi. Çünkü

16

yaşam belirsizliklerden var oluşuyordu. Karar vermek de belirsizliğe karşı gelmek anlamına gelebilirdi. Bunu istemezdik. Bu kesin bir gerçek mi? Hayır. O zamanlar her sözü kesin bir gerçek olarak algılardık. Kim? Biz. Ben ve beden arayan kişiler.

Eğer doğada, sokakta ya da insan denilen ve dünyayı hiç yüzü kızarmadan dolduran insanın yaşadığı herhangi bir yerde eylemleri ve çevreyi kötü veya iyi diyerek sınıflandırma hakkımız varsa epey kötü bir yerde yaşıyordum. Aynı zamanda geçmiş ve geleceğin arasında. Şimdi mi denir ona? Pek sanmam. Çünkü diye başlayacak bir cümle kurmaya kalksam, kızarım. Kendime. Kızarım çünkü demekten de korkarım. Korkarım çünkü. Sahiden. Çünkü; açıklamanın girizgahıdır. Lanetli bir girizgah. Kabul etmem.

Kutsal bağımız da lanetlidir. Göbek bağımız. Annemizin rahminde dünya diye adlandırılmış; sabahları güneşin doğduğu, akşamları battığı, korkunç hem de epey korkunç; kaç milyon yıldır; milyon olmayabilir bilmiyorum; hep aynı şeyleri yineler doğa; doğa yineler ve bizler; beden arayanlar her gün keşfe çıkarız, ne deprem ne de düğün; her sabah ya da başka bir deyişle ara vermeden her saniyede; bu göbek bağı beni yaşama bağlayan ilk parça, lanetin başlangıcı: ilk lanettir. Ve kesin bir hüküm vermek isteyen ben, ikinci hükmü veririm: Nefes almaya devam ettiğimiz her an, ikinci lanetin sonsuz yinelemesidir. Şimdi derim adına: Nefes almaya devam ettiğim an. Neredeyse tamamı önemsiz

17

ayrıntılar kümesi. Anlatmak gelmiyor içimden. Pencereyi açtım ve bağıran insanları dinledim. Sokağı, evi olarak kabul edenleri. Ben değilim o. Hiç olmadım. Ahenkli bir dokunuşu kucaklamıştı sokak ve kucaklamaya devam ediyordu. Bitmeyen bir eylem. Güneşin her gün doğması gibi ve umudun imgesi. Olmaya da devam edecek. Şu an güneş yok. Sabah dediğimiz zaman dilimine değgin de olmayacak. Sokaktan devrimin sesleri yükseliyor, yan odadan bağrışma. Kapı açılıyor.

2. Bölüm

Senden çok sıkıldım, yaptığın şeylerden, yapmadığın şeylerden, yaşamımı eziyete çevirmenden. Gayet açık bir şekilde konuştum. Çünkü bana verdiği sözleri tutmuyordu. Evli değildik belki ama evli olmama durumunda da değildik. Ortak bir yaşam alanımız vardı. İçinde bulunduğumuz dört duvarı kendi ülkemiz haline getirmeyi başarmıştık. Ve ülkede yaşam; gece sevişmeleri, gündüz sevişmeleri arasında gidip geliyordu. Aşkla çepeçevre kuşanan bu ev, ev dediğimiz ülke, yaşamı gericiliğiyle fethetmeye niyetlenen ne varsa, bazen bir vasatlık furyasını; vasatlık nedir, bunu açıklamak gerekiyor önce ama açıklamaya başlamadan önce; bazen aşkın rahatsızlık veren coşkun halini güçlü bir biçimde kendisinden uzaklaştırıyordu. Yani ülke diye bellediğimiz bu ev, eğer bu ifadenin yalın bir tanımı varsa, sevginin konforlu bir biçiminden başka bir şey değildi. Bazı şeyler değişir ama, belki bugünden yarına bir anda olmaz bu, yavaş

18

yavaş, önce pek bir önemsiz ayrıntı bir gedik açar, peşi sıra birçok şey onu takip eder: Kolomb’un Amerika’yı Avrupa’yla tanıştırması gibi. Sonra bir bakarız ki, Potosi cesetlerini bekliyor, biliriz ki Potosi, dev bir mezarlıktır ve cesetler de mezarlıklarını bekliyor.

O ilk çatlağı pek önemsemeyiz, hatta kimi zamanlar büyük bir gelişme olarak görürüz çünkü yaşam dediğimiz kaosun içinde bizi memnun eden birçok şey var, evet, ama memnun etmeyen şeyler de vardır ve bir ülkenin sorunlarının olması kadar doğal bir şey yoktur. Ama burada bir sorun görmeyiz, yaşam yavaşça kendi seyrinde akar. Sorun görmemekle birlikte bazen sorunu da görmeyiz. Günlük hayat devam ederken, yaşam kendi seyrini sahnelemeye devam eder. Temsiller her gün birbirini yineler. Görürüz ki bazen yenilemeler de bu yineleyişler arasında kendisini gösterir. Her yeniliğin bizi ilerletmeyeceğini de biliriz, bilemezsek de fark ederiz.

Bir sevişme arasında yapılan yatak hoşbeşleri, ülkenin acı durumunu ortaya koyar. Şiirsel bir ifade ile anlatmaya çalışırsak tabii. Ya da şöyle diyelim: Birlikteliğin devam etmeyeceğini ilk bu zaman aralığında fark ederiz. Belki de sadece ben böyle fark ettim, başkasını bilemem.

Annem, babam Türk ama ben Şililiyim.

Çok sakin bir biçimde konuştu. Dışarıda yağmur yağıyordu ve yağmur taneleri pencereyle buluşuyordu. İkimiz de çalışmadığımız için faturaları ödemekte zorlanıyorduk ve

19

yağmur pencerelere kavuşurken ben, annesiyle babası Türk olmasına karşın Şilili olan bu kişiye sokuluyordum. Çünkü hava soğuktu. Var oluşunun Şilili biçimini anlatırken sakindi. Demiştim. Söylediklerine inanıyordu, işin tuhaf tarafı, ailesiyle ilgili her şeyi bildiğimi düşünmeme rağmen tereddütlere yenik düştüm.

Ertesi gün annesini arayarak ailesinin tarihini dinledim.

Bir başka gün, sözgelimi birkaç ay sonra Şilili var oluşunun geçmişini anlattı.

39 yaşında öleceğim ama o andan önce birçok kez öldüm. Babamın büyükbabası, Bolivya’da doğmuş, Potosi’de. Ama yoksulluk onları göçmen olmaya zorlamış. Dolayısıyla kendilerini Şili’de bulmuş. Yoksulluktan kurtulmak için bu hamle bana hep acemice görünüyor. Ben Avrupa’ya gitmesini beklerdim, ama işte diyorum ya Şili’ye geçmişler. Görece daha güzel bir yaşamı olmuş babamın ailesinin. Hatta Salvador Allende ile büyükbabam, aynı okula bile gitmişler. Tabii büyükbabamın yaşı, Allende’den daha fazla; babam Allende’nin büyükbabama her zaman saygıyla hitap ettiğini söyler ve hiç senli benli olmamış. 1950’lerde Atatürk hayranı olan büyükbabam, Türkiye’ye turistik bir gezi yapıyor, Ankara’ya falan. Burada büyükannem ile karşılaşıp sevişiyorlar. Böylelikle babam doğuyor. Ne büyükbabam ne de babam gitmeyi hiç düşünmüyor Türkiye’den. Annem ve babam,

20

İstanbul’da, Çukurcuma’da tanışıyorlar, bir kütüphanede. Sonra ben doğuyorum. İspanyolca bilmeyen, vatanından uzakta bir göçmen olmanın hüznünü yaşıyorum.

Evet, Potosi’yi de ondan öğrendim.

Hoş bir öykü diye düşündüğüm bu sözlerin, hikayeyi bu denli değiştireceğini asla tahmin edemezdim.

Bir düğün, kutlama ya da ona benzer bir gösteri sebebiyle havai fişeklerin sesi sinirlerimi epey yıpratmıştı ve hıncımı bir şeylerden almak istiyordum. Kapıya tekme attım ve içeriye girdim.

Senden çok sıkıldım, yaptığın şeylerden, yaşamımı eziyete çevirmenden.

Sus bir dakika lütfen, konuşma, dışarıdan gelen devrimin seslerini işitmek istiyorum.

21