Otuz altı yaşındaki Miranda Reich mutfakta, duvara asılı duran telefonun ahizesini kapattığında küçük evinin salonunda gezdirdi bakışlarını: Yerle bir olmuş minderler, bir yerlere atılmış örtüler, sigara izmaritleri, bitmiş içki şişeleri, birkaç oyuncak… Hafif aralık perdelerin arasından sızan gün ışığında uçuşan tozları bile görebiliyordu. Küçük adımlarla yatak odasına doğru ilerlerken, bitişik odanın aralık kapısından içeriyi kontrol etti. Ahşap bir beşik olan odada sessizlik hâkimdi. Yatak odasına geldiğinde uyumakta olan esmer adama baktı. Yatağa oturdu ve onu uyandırdı: “Gitmen gerekiyor.” Miranda tarafından böyle bir tavırla ilk defa karşı karşıya olan adam başta anlam veremediyse bir şey söylemeden kalktı. O sırada Miranda dolabından küçük bir valiz çıkardı. “Bir sorun mu var?” dedi adam, sessizlikten rahatsız olan biri değildi; ama bir şeyler farklı görünüyordu. “Bir yere gitmem gerekiyor,” dedi Miranda bir elini kızıl saçlarına dolamış bir şekilde kıyafetlerine bakınırken. Adam yanına gelip saçlarını öptü, “Döndüğünde ararsın,” dedi odadan çıkarken. Miranda Reich hiçbir şey söylemedi, dolabın içerisinden çıkardığı siyah elbiseyi üzerine tutarak aynaya baktığı sırada yansımadan görünen şifonyerin üzerindeki küçük karton kutuya baktı.
Önünde yavaş bir şekilde ilerlemekte olan kamyonu sollayarak önüne geçen Nathaniel Eden motorunun sesini dinleyerek huzur içerisinde ilerliyordu. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen hava sıcaktı, gerçi onu etkilemiyordu. Bir süredir takıldığı hatun onu kapının önüne koyunca yola koyulması gerekmişti. Yolda olmayı seviyordu. Birkaç kilometre sonra durabileceği bir yer olduğunu gösteren tabelayı geçti. Tabela oldukça eski görünüyordu, bu yüzden söz konusu mekân şu an orada olmayabilirdi.. Bu düşüncesi sağ taraftaki, yanıp sönen ışıkları olan, büyük ok işaretini görünce cevaplanmış oldu. Bir şeyler yer, yola devam ederdi. Motorunu park ettikten sonra ilk önce telefonlara doğru ilerledi. Eve dönüyordu; ama çok ani gelişmişti, bu yüzden aramaya karar verdi. Birkaç çalıştan sonra genç bir kız açtı telefonu. Yeğeni Penelopé’ydi, kız kardeşinin kızı. Okula gitmek için kalkmış olmalıydı. “Peny, benim Nate Dayın…” Penelopé annesine seslendi, “Alo,” Nathaniel’in karşısındaki ses değişmişti. Nathaniel. “Ben dönüyorum, her şey yolunda mı?” Telefonun karşısında ağlama sesleri gelmeye başlamıştı. “Dawn her şey yolunda mı?” diye yineledi sorusunu. “Nate, Chris… Chris ölmüş.” Nathaniel Eden telefonu kapattıktan sonra motoruna doğru ilerledi. Motoru çalıştırdığında arkasından birinin “Hey, sarı!” diye seslendiğini duydu. Dönüp baktığında neredeyse kendisinin yarı yaşında, yirmili yaşlarının başında olan, kendisi gibi uzun sarı saçlı bir kızın yanına doğru koştuğunu gördü. “Buradan gitmem gerekiyor, seninle gelebilir miyim?” dedi kız. Nathaniel kızı süzdü, motorun yanındaki
çantalardan birinden çıkardığı yedek kaskı kıza uzattı, “Bin,” dedi. Birkaç dakika sonra motor on beş dakika önce olduğu gibi yolda ilerlemeye başladı. Hava hala sıcak, yollarda hala kamyonlar vardı.
Chris Morgen üzerinde oldukça şık, siyah takım elbisesi, kısa kesilmiş, aralarında hafif beyazların olduğu kahverengi saçlarıyla boylu boyunca uzanmıştı. Gözleri kapalıydı. Kahverengi, cilalı, ahşap tabutun içinde rahat gibi görünüyordu. Bulunduğu odadaki kalabalıkta bu yüz ifadesine sahip tek kişi oydu. Miranda Reich siyah elbisesinin içinde cenaze evinin özenle dizilmiş gibi gözüken taşlı yolundan binaya doğru yürüyordu. Elinde küçük bir karton kutu tutuyordu. Bir motor sesi duydu ve olduğu yerde durdu. Gürültüyle bahçeye giren motor, arabalrın yanına park etti. Nathaniel Eden yanında gelmiş olan sarışının kaskını astıktan sonra cenaze evine doğru ilerlemeye başladı. Kapıda duran kızıl saçlı kadını fark etti. “İşler oldukça tuhaf, öyle değil mi?” dedi yanına geldiğinde sarıldığı Miranda Reich’e. Miranda cevap vermedi, içeriye girip, üstü açık olan tabuta doğru ilerlediler. Tabutun yanında, isteyenlerin bir şeyler getirip bıraktığı kısma Miranda Reich karton kutuyu bıraktı. Nathaniel “Hala orada olduklarına emin misin?” diyerek kutuyu aldı ve açtı. Kutunun içerisinde dört tutam saç vardı. İkisi kahverengi, biri sarı, biri de kızıl. Nathaniel kutuyu geri bıraktıktan sonra deri yeleğinin iç cebinden biraz yıpranmış bir fotoğraf çıkardı. Terk edilmiş bir binanın bahçesinde
çimlerin üzerinde üç tane çocuk vardı fotoğrafta, ikisi erkek biri kız. O sırada Chris Morgen’a oldukça benzeyen biri Miranda ve Nathaniel’in yanına yaklaştı. Chris Morgen’ın ikizi olan Henry Morgen tabutta yatmakta olan kardeşinin aksine rahat görünmüyordu. Nathaniel’in yanında gelen sarışın tabuttaki Chris’e sonra da Henry’e baktı. “İşte şimdi tuhaf oldu, ben dışarıdayım,” dedi ve kapıya doğru yürümeye başladı. Nathaniel elindeki fotoğrafa bakarak “Tekrar bir arada olmak güzel. Sen fotoğrafı çeken olsan da insanları kandırabiliriz,” diye mırıldandı. “Tekrar bir arada olmak…” dedi Miranda. Gerçekten de tuhaftı.