Yağmur Ülkesinden Notlar

Mustafa Okan Genç

 

 

 

Her şeyden önce çıldırmak için sebeplerim olduğuna inanıyorum. Sebepler derken öyle tahmin ettiğiniz gibi beyhude şeyler değiller. Yani ne bileyim sevdiklerim öldü mesela ama bunlar sizi ilgilendiren şeyler değildirler. Sakın ola bunun için üzülmeyiniz zira ben üzülmüyorum, aksine bağlarımdan kopup çıldırmaya biraz daha yaklaştığım için sevinç duyuyorum. Zira bana göre toplumun her zaman delilere ihtiyacı olmuştur, olacaktır.

Her neyse konudan çok uzaklaştım. Bir gün yine yağmur yağıyordu -Zaten benim zaman kuşağımda her gün yağmur yağıyordu- ve ben üniversite yıllarının verdiği başıboşluk ve umursamazlıkla güzide bir ilçemizin sokaklarında dolaşıyordum. -Zira mekân ismi verip olayı zihninizde basitleştirmek istemem- Ben o zamanlar miskin, aradığını-umduğunu bulamamış bir adamdım. En azından öyle olduğumu zannediyordum.

42

Miskin miskin dolanışlarımın ardından bir sokağın ortasına geldim. Sokağın sağındaki kaldırımda, apartmanın giriş merdivenine oturmuş Charles Bukowski görünüşlü bir amca vardı. Tıslayarak konuşuyordu.

“Cigaran var mı evlat? Cigara cigara” dedi. Tahminimce gençliğinde ya verem geçirmişti ya da günde üç dört paket sigara içmişti. Tıslayarak konuşmasını duyunca bunu düşünebilmiştim ancak. ”Evlat sigara” diye yineledi.” Var ama kaçak, istersen vereyim” dedim. Gözlerinin içi gülmüştü. Cevap bile vermeden elini uzattı. Sigaraları avucuna koyduktan sonra “Yeter ki tütün olsun, zaten bugün kimse sigara vermedi.” Dedi hayır duasını eklemeyi unutmadı. Hayır duası eden Charles Bukowski. İlginç değil mi?

Günlük iyiliğimi, fedakârlığımı, aslında cennete layık biri olduğumu kafamın içindeki tanrıya gösterip bir şekilde kendini tatmin etmiş, orgazm olmuş kibirli adamlardan olmuştum. Zira bende Nietzsche’nin -Niçe, yazarken zorlandım. – dediği gibi tanrıyı öldürüp kendi yarattığı tanrıya tapanlardanım. Yani her şekilde kendisine cenneti verecek olan tanrıya inanlardan. Bu da benim en sahte erdemim. Hikâyeme dönüyorum yine çünkü anlatacak başka bir şeyim yok. Amcaya selamı verdikten sonra yürümeye devam ettim gerçi bir güzergâhım, rotam, planım yoktu. Zaten hiçbir zaman olmamıştı ya neyse. Dünya’ya aylak aylak dolaşmak için geldiğimi hissediyordum. Sokağın bir başka sokağa bağlandığı yerden sola döndüm. Döner dönmez bir

43

adamla çarpışıp yere kapaklandım. Ayağa kalkarken adama göz ucuyla baktım. Orta boylu, açık tenli, siyah gözlü, saçlarının kumrallığına rağmen sakalları siyah, çelimsiz bir adamdı. Bozuk Türkçesi ile bende özür dilemeye çalışıyordu.”R” harfine bastırışından Rus olduğunu anlamam zor olmadı. Gerçi benim ondan özür dilemem gerekirdi. Çünkü adamın elindeki tüm torbalar yerlere saçılmıştı. Birlikte topladık. Torbaları toplamamız o kadar uzun sürdü ki adamla muhabbet etmeye başladık. Sanki saatlerce ortalığı toplamıştık. Çarpıştığımız kaldırımın hemen karşısında bulunan çay ocağına geçtik. Bana neden bu kadar dalgın olduğumu sordu. Bende ceketimin iç cebindeki kaçak sigaradan ona ikram ederken dalgın değil sadece bu dünyada artık yaşadığımı hissedemiyorum diye yanıt verdim. Sigaramı almayıp kendi çubuğunu yaktı. Bana sorarsanız görünüşü 19.yy Rus roman kahramanlarından farklı değildi. Bana yanıtı şu oldu;

“Demek hissedemiyorsun. Bence artık üzülmüyor, hüzünlenmiyorsun. Çünkü bana göre hayat bir salkım hüzündür. Geldiğim yerdeki insanların da seninki gibi dertleri olurdu. Beni dışlamaları da bu yüzdendir diye düşündüm hep.” Bozuk Türkçesine rağmen bence iyi konuşmuştu ya da Türkçesi bozuk değil akıcıydı. Hatırlamıyorum. Dün ne yedin diye sorarsınız yine hatırlamam. Gözlerinin içine bakarak;

“Neden dışlandığını hissettin? Seni niye dışladılar?” diye sordum. Suratında alaycı bir gülümseme belirdi.

44

Sesini alçaltarak;

“O yerlerde insanlar biraz beyhude yaşarlar bence. Aslında biraz değil bir hayli beyhude yaşarlar. Romantik salaklardan etkilenmiş olacaklar ki her duyguyu büyütmeye kalkarlar. Sahte erdemlerinin ardına sığınıp nutuk atarlarken en büyük derdin kendilerinde olduğuna inanırlar ve zamanla bu dertlerin onlardaki hissiyatı bitirdiğine inanırlardı. Önceleri aralarına katılmaya çalıştım. Kalabalık olmalarını kıskanıyordum herhalde. Çünkü ben hep yalnız olmuştum. Bundan bir an bile şikayet etmemiştim ama durum o andan değişmek üzereydi. Onlar gibi oturup kalkmaya, onlar gibi konuşmaya çalıştıkça onlardan, yaşadıkları hayattan, sevdikleri şeylerden tiksiniyor, nefret ediyordum. Sonra kendimi kitaplara, işlere kısacası daha somut olan şeylere verdim. Zamanımı böyle geçirdikçe onları iyice küçük görmeye başladım. Onlara karşı kibirim her geçen gün artıyordu. Aramızdaki mesafe her gün açılıyor ve onlar çoğunluk olduğu için aramızdaki hiyerarşide üste çıkıyorlardı. Sanki beni küçük görmek için bir olmuşlardı. O küçük düşürücü bakışlarla bana bakmaya başladıklarında hep birlikte buna karar kıldıklarından emindim. Öğrenmeye, aralarına katılmaya, hissetmeye, sevmeye hazırdım ama bana nefreti öğrettiler. Zaten bu dünyada iyi ve saf olana nefreti aşılarlar hep. Kahpe dünya böyle gelmiş böyle gider. Zamanla beni dışladıklarını kabul ettim ve buralara kadar geldim.” Donakalmıştım. Vücudumdaki tüm kanın beynime

45

çekildiğini hissedebiliyordum ama bu dediklerine verecek yanıt bulamıyordum.

“Bir roman kahramanı gibi konuşuyorsun, kitap gibisin.” Demekle yetinebildim.

“Ben zamanımızın bir kahramanıyım.” Dedi.

Gözlerimi açtığımda tahtakurularının yiyip bitiremediği kitaplığım en sonunda yenilmiş ve yıkılmıştı. Tüm kitaplarım ortalığa saçılmıştı. Zaten bugün bu şehirden taşınıyordum. Zararı yoktu. Pencereden son kez dışarıya baktım. Emlakçının evi kiralarken tabureye çıkınca gözüküyor dediği deniz yine görünmüyordu. Sanki o da beni dışlamıştı. Gökyüzüne baktım. Yağmur bulutları geliyordu. Zaten her gün yağmur yağıyordu.

46