Ben ne zaman öleceğim tanrım!
Sabah olunca mı?
Grapon Kağıtları, Didem Madak
Bir varmış.
Dağların sevgililerin birbirlerini görmemeleri için yaratıldığına değil de gökdelenlerin insanların göğü göremesin diye dikildiğine inanılan zamanlarda Karaköy’de bir kadın yaşarmış tek başına. Adı İstisna. Yüz on yedi yıllık hayatında İstisna’yı insanlar için değerli kılan tek özelliği İstanbul’da gerçek bir ağaç gören son fani olmasıymış. İnsanların onu böyle anmaması için, üzerine kızartma yağı gibi yapışıp kalmış, egzoz gazı gibi sinmiş bu sıfattan kurtulabilmek için neler vermezmiş İstisna. Uzunca bir süre düşünmüş. Yüz on yedi yaşındaki birine göre oldukça uzun.
Aklına denizkızı Eftalya gelmiş. Gençken kimselere anlatamayacağı bir derdi olduğunda onu rüyasında görme niyetiyle uykuya yatarmış. Rüya âleminde buluşabilirlerse
eğer bu, İstisna uyanınca Karaköy rıhtımında da buluşabileceklerine alametmiş. Geceyle gündüzün arasındaki o kararsız vakitte elindeki kıztaşlarını attı mı İstisna Boğaz’ın sularına, Eftalya da çok geçmeden suyun yüzeyinde belirirmiş. Yıllar boyu aşk acısını, ölüm acısını, hepsini kendinde topladığını düşündüğü insanlık acısını ona anlatarak suya dökmüş.
-Deniz ki temizler tüm pisliği bilirsiniz.
Gelgelelim epey vakittir çalmadığı bir kapıyı çalmaya cesareti yokmuş İstisna’nın. Rüyaları da körelmiş zaten artık. Aklının kancalarından gerçekliğe bağlanalı çok olmuş. Yine de Eftalya’yı görme niyetiyle dalmış uykuya.
Sancılı, sıkıntılı bir rüyadan –ki bazıları buna yaşam da der– kan ter içinde uyanır uyanmaz üstüne abasını geçirip rıhtıma inmiş. Martılar benekleri sarı siyah bir kedi yiyorlarken elleri titreyerek denize fırlatmış kıztaşlarını. Sadece bir tanesi zor da olsa batabilmiş taşların, diğerleri tavla renginde balçığa atılmış birer zar gibi yüzeyde kalmış.
Hayli vakit geçtikten sonra bir şeylerin kıpırdandığını hisseder gibi olmuş İstisna ve haklı da çıkmış. Fakat suyun yüzeyinde beliren yaratığın Eftalya ile uzaktan yakından alakası yokmuş. Cildi defalarca kullanılmaktan yıpranmış bir torbayı, göğüsleri iki çürük kuru üzümü, mora çalan dudakları dikilmiş bir yarayı andıran, yer yer dökülmüş saçları balçığa bulanmış bu yaratık Eftalya olabilir miymiş?
“Eftalya?” diye sormuş İstisna.
Dudaklarını birbirinden ayırmaya çalışırken kafasını sallamış Eftalya. Mavisi griye dönmüş gözlerinin görmediğini de kendisine değil de satanist bir şölenin ortasındaki martılara doğru kafasını sallamasından anlamış İstisna.
“Sana geldim. Tıpkı eski günlerdeki gibi. Ama sen? Sana ne oldu böyle?” demekle yetinmiş sorusunun cevapsız kalacağını da bilerek.
Dudaklarını birbirinden ayırmaya çalışırken kanatmaya başlamış Eftalya. Kurtarınca birbirinden dudaklarını etlerini ısırarak daha da kanatmış. Konuşamamış. Konuşamamanın hıncını dudaklarından alıyormuşçasına kanatmış. İstisna’nın gözyaşları paslanmış demir kokusuna karışıyormuş. Konuşamamış. Kafasını eskiden güneşin doğduğu yere çevirmiş Eftalya ve son nefesini kırmızı bir öksürükle vermiş. Konuşamamış.
İstisna, ağır ağır batmakta olan Eftalya’yı tutabilmek için eğildiğinde balçığın üzerinde biriken kan gölünde yüzünün yansımasını görmüş. Biraz daha dikkatli bakınca suratının biçim değiştirmeye başladığını fark etmiş. Gözleri bir çift madeni paraya, saç telleri ince uzun binalara, ağzı dipsiz bir çukura dönüşüyormuş. Kendi yansımasında kendini göremiyormuş İstisna. Görse belki bir daha doğrulabilecekmiş.
Görememiş.
Kaideyi bozamamış İstisna. Boğaz’ın balçığına atıp kendini gömülüp gitmiş. Bu kişisel cenaze töreninin ardından hayatında bir ağaca sarılabilmiş hiç kimse kalmamış artık İstanbul’da.
Pir yokmuş.
-Sahi, siz elma nedir bilir misiniz?