Bir Tembelin Perspektifi

Mustafa Okan Genç

 

 

Vivian Maier’e…

İnsan neden intihar edemez sorusunun cevabıydı belki de; çocukken annesinin, ileri yaşlarda sevgilisinin yakındığı, şikayet ettiği ama arkadaşlarının her zaman dalga geçtiği huyuydu tembellik. Tembel Ömer, tembel, tembel, tembel!

“Ama sen akademik anlamda hiç başarılı olamamıştın zaten.” Diyor lisedeki rehberlik öğretmeni “İnsan ilişkilerinde başarılı değildin.” Diyor Bakkal Necmi Abi. ”Bu böyle daha ne kadar gidecek Ömer?” diye sorarken gözyaşlarını tutamıyordu Gizem. Ah ela gözlü Gizem…

Liseden basit bir ortalamayla daha doğrusu itekleye itekleye mezun olmuş, üniversiteye güç bela girmiş, nasıl olduysa İstanbul’u kazanmış. Bir şekilde bir yere yerleşmiş. İlk zamanlar okulu sıkı tutmuş sonra yanlış arkadaşlar-annesinin tabiriyle- ve daha çok tembellikle zamanla gitmeyi bırakmış, sınıfta kalmış ve sonunda okulu dondurmak zorunda kalmış. Yaşamasına yetecek parayı kazanmak için haftanın iki üç günü barda işe girmiş orada Gizem ile tanışmış. Çok da tembel değilmiş aslında.

19
19

Yakın arkadaşlarının yardımıyla bir fotoğraf makinesi almış ve Gizem’in zoruyla fotoğrafçılık kursuna gitmiş. Öyle çok profesyonel bir kurs değil daha çok halk eğitim kursları tarzında. Ama Ömer bu ya eğitimden yine kaçmış. Tembelliği tutmuş. Bir tesadüf sonucu tanıdığı daha doğrusu keşfettiği Vivian Maier olmasa makinesini satıp parasını yerdi büyük ihtimalle. Annesinin ölümü, babasının bir başka kadınla evlenip bir daha arayıp sormaması onu çok etkilememiş gözüküyordu. Bakkal Necmi Abi’nin de dediği gibi insan ilişkilerinde, muhabbette ya da yaşama konusunda bir üstat değildi ve bununla birlikte oldukça başarısızdı. İçine kapanıktı. Gizemle bile zar zor konuşurdu. Suskunluğundan mıdır bilinmez çok ezilmişti. O sesini çıkarmadıkça daha çok ezilmişti. Gittiği okullarda, çalıştığı yerlerde, ayyaş babasının dayaklarından, annesinin dırdırından ve arkadaşları tarafından hep ezilmiş ve kullanılmıştı. Herkes onu saf olduğu için kullanıldığını düşünse de bence onun tek sorunu vardı; tembellik. Tembel Ömer.

Bana kalırsa her sabah kalkmaya üşeniyordu; kalkıp giyinmeye, yemek yemeye, tuvalete gidip sıçmaya, duş almaya, ilaçlarını içmeye; hayatında hiç ilaç içmemişti Ömer. Hep hasta dolanırdı ortalıkta. İnsan bu kadar mı üşenir? Üşenirmiş meğer. Dışarı çıkmaya, işe gitmeye, Gizemle sevişmeye. Annesi hep derdi “Üşengecin çocuğu olmaz” diye Ömer’inki de o hesap işte. Her gece yatağına uzandığında ertesi günü yaşamaya üşeniyor, her sabah kalktığında intiharı düşünüyor ama ölmeye üşeniyordu. İnsan ölmeye

20
20

üşenir mi hiç? Üşeniyordu işte. Eğer o gün sarı saçlı, mavi gözlü, küçük kızı kurtarmak için otobüsün önüne atlamasaydı hiçbir zaman ölemeyecek, bu gökyüzünün altında, dünyada bir yerde sıkışıp kalan ve hafif adımlarla önümüzden geçen insanlardan biri olacaktı. Hiç fark edilmeyecekti Ömer. Bence önüne çıkan ilk fırsatta öldü. Biraz ilginç bir cümle oldu ama evet, öyle… Geride bir şey bırakmadı.

Bu arada az kalsın unutuyordum. Fotoğrafları o öldükten sonra banyoda yıkandı, basıldı. Şimdi sadece hafta içleri açık olan biri salonda sergileniyorlar. Sanırım tüm boş zamanlarında fotoğraf çekmiş. Üşenmeyip fotoğraf çektiği anları düşündükçe dudaklarımın kenarında hala ince bir tebessüm beliriyor.

21
21

Sayfa 21 yükleniyor…