Müdüriyet

Muhammet Zinciroğlu

 

 

Bir milyon verilerek binilen, içi bilmem ne sporun atkılarıyla dolu minibüsün en arka koltuğunda; salyasını eli yüzü düzgün, yakışıklı bir gencin parkasına akıtan kirli sakallı, sigara kokan bir işportacı; minibüsçünün, rugan giyen çocuğa bağırmasıyla titreyerek uyandı. ‘’Ulan deyyus, sabahtandır koltuğumu tekmeliyorsun. Anan baban nerede lan senin?’’ diye gürledi. İşportacı, gözlerini yavaşça açtı. Kirli tırnaklarıyla ter kokan boynunu haşırtılı haşırtılı kaşımaya başladı. Salyası hala oluk oluk akmaya devam ediyordu. Midesi kalkan lacivert parkalı genç, işportacıya buz gibi yeşil gözlerle baktı ve hiçbir şey demedi. Fakat gözleri ‘’Gerizekalı herif! Minibüstesin! Milletin parkasına, üstüne, başına salya mı akıtılır. Zaten leş gibi sigara kokuyosun’’ diye fısıldıyordu. Genç, bir anda kafasını çevirdi ve ‘’Abi müdüriyetin önünde inecek var!’’ diye seslendi. Minibüsçü sanki hiç duymamış gibi müdürlüğün önünden hızlıca basıp geçti. ‘’Hop abi inecek vardı!’’ diye bir daha seslendi genç adam. Minibüsçü bir anlığına sessiz kaldı ve çocuğa dikiz aynasından baykuş gibi bakmaya başladı. ‘’Ulan kör müsün? Sağda araba var’’ dedi, frene yüklendi ve arabayı çığlık attırarak durdurdu. Araba durur

38
38

durmaz, genç direk basamaklara yöneldi. Tam aşağı inecekti ki daha sol ayağı yeri öpmeden minibüsçü gözden kaybolmuştu. Minibüsün raconu bu her halde diye düşündü. Yanılmıyordu da, minibüsün raconu buydu. Kimse o iki basamağı adamakıllı inemezdi. Minibüsçüler Allah’a bile dar ederlerdi o iki basamağı. Nice yaşlı teyzeler ellerindeki beyaz ekmek poşetleriyle mahpus yatmıştı minibüslerde.

Genç adam müdüriyetin önüne geldi. Müdüriyetin avlusu genişti. Yakalanmamak için hızlı hızlı sigara içen memurlarla; iskemlesine oturmuş, eli alnında, sınıfta kalan büyük oğluna, biriken vergi borcuna, parası yok diye annesine yaptıramadığı mezar taşına üzülen simitçiyle doluydu avlu.

Avlusu hüzün dolu olan müdüriyet dışarıdan bakıldığında bir sanat eseriydi. 9-10 katı vardı. Dışı aynalı camlarla kaplıydı. Dışarıdan ihtişamlı gözüken bu binanın içini anlatmak için tek renk yeterdi. Soluk sarı! Duvarlar soluk sarıydı, havada uçuşan kağıtlar soluk sarıydı, memurların giydiği gömlekler soluk sarıydı, ilçe başkanının torpiliyle memur olan büro amirinin masasının boyası soluk sarıydı, sigorta için sırada bekleyen bir eli çekiç bir eli çivi tutmuş yaşlıların benizleri soluk sarıydı. En güzel tuvaletler, en parlak akitler; zümrütler, en pahalı kürkler; timsah derisi çantalar buraya girdi mi küçülür, büzülür, rengi atar, soluk sarı olurdu. Çıkar çıkmaz da o eski şahane renklerini gerisin geri alıverirlerdi.

39
39

Genç adam, dertli simitçiyi geçti ve bir küçük adımla bir ananın hayırsız oğlu muamelesi gören binaya girdi. Arkasındaki kapı kapanmadan saçları kırlaştı, gözlerini koca mor torbalar bağladı, gıdısı sarktı. Yaşadığı son 18 yılın 50 yılının halsizliğiyle, dilekçe parası için 10 lira vermeyi reddeden, saçları neredeyse beyaz kadar sarı olan kadını itti ve danışmaya yöneldi. Danışmada saçları kahverengi, permalı, göbeği üstüne göbeği olan musibet bir kadın oturuyordu. Musibet kadının gıdısı o kadar büyüktü ki sanki müdüriyetteki bütün hayatı o koca gıdısı içine çekiyordu.

Genç adam ‘’Bakar mısınız?’’ diye seslendi oraya yakışmayan bir nezaketle. ‘’Ben sigortalıyım fakat bu ay maaşım yatmamış, onu almaya geldim’’ dedi yine oraya yakışmayan bir nezaketle. Musibet kadın şeytani gözlerle döndü ve kıskanırmışçasına sordu ‘’Sigortalı mı? Bu yaşta…’’ Musibet kadın kıskanmakta haksız da değildi tabii. O 25 yıldır sabah 8 akşam 5 çalışsın. Beyefendi bu yaşta sigorta maaşı alsın. Ne haddine canım. ‘’Benim babam ’89 yılında vefat etti. Ben onun maaşını alıyordum fakat geçen ay on sekiz yaşıma girdim o yüzden maaş yatmadı. Ben de kalan maaşımı almaya geldim’’ diye detaylı detaylı anlattı genç adam. Musibet kadının gözleri, “babam vefat etti” sözlerini duyunca şekerpare oldu, ağzından çıkan tükürük de şerbet.

-Vah yavrum benim. Demek baban vefat etti. Başın sağ olsun.

40
40

-Sağ olun, sağ olun.

-Vah vah, kaç yaşındaydın öldüğünde?

-Üç.

-Ay yavrum benim. Hiç hatırlıyor musun peki?

-Yok. Kendisini hiç hatırlamam.

Musibet kadının gözlerinden neredeyse şerbet damlayacaktı. Genç adam ise hikayesi üzerinden prim yapıyor, Şu kadını tavlarım beş dakikaya işim biter diye düşünüyordu. Musibet kadın derin bir nefes aldı bir şeyler daha sormaktan kendini alamadı.

-Ee peki kardeş falan var mı?

-Bir tane üvey kız kardeşim var.

-Üvey baban mı var? Çok dövmüyordur inşallah seni.

-Yok canım. Niye dövsün beni?

Musibet kadının işaret parmağı iki dudağının arasına gitti.

-Ne bileyim… Belki, işte… Ee fotoğrafı falan var mı yanında?

Çocuk sol arka cebinden babasının askerlikte nöbetteyken çektirdiği bir fotoğrafı çıkardı, verdi. Musibet kadın sol eliyle fotoğrafı aldı, sağ eliyle iki göbeğinin arasına

41
41

sıkışan kumaş parçasını çekti. Başladı fotoğrafı yukarı-aşağı süzmeye. Önce fotoğrafa baktı, sonra gence. Bir daha baktı fotoğrafa, sonra bir daha uzun uzun gence baktı.

-Ayol gözler, ağız, saçlar aynı seninki gibi. Fakat belli burunu anneden almışsın. Seninki daha kemerli babanınkine göre. Maşallah çok yakışıklı adammış. Filinta gibi. Yavrum affedersin ama senin annende biraz akılsızmış. Böyle adamın üzerine gül koklanır mı yahu?

Genç kafasını düzeltti, sinirli gözlerle baktı. Cevap vermek istedi. “Ulan şişko sen benim annem hakkında nasıl öyle konuşursun” demek istedi ama diyemedi.

Derse, kadın onu veznedara yönlendirecekti. Veznedar da dokuzuncu kata çık diyecekti. Dokuzuncu kattaki 62 yaşındaki memur da ona dördüncü kata in diyecekti. Oradan da ikinci kata inecekti. İkinci katta işini doğru dürüst yapamayan yeni yetme memur dokuzuncu kata tekrar çıkmasını söyleyecekti. Bunun yerine musibet kadına nazikçe hiç bir şey olmamış, sanki annesine hiç akılsız dememiş gibi soru sordu.

-Affedersiniz ama benim biraz acelem var da. Şu işimi nerede halledebilirim?

-Benim de boşboğazlığım. Ee senin işin neydi?

-Anlattım ya az önce.

42
42

-Anlattın mı? Dikkat etmemişim herhalde.

-İşte ben babamdan sigortalıyım, onun maaşını alıyordum fakat kesildi. Maaşımı almak için geldim.

-Yahu baştan söylesene. Dur bir dakika. Ben büro amirini arayayım.

Musibet kadın, kırmızı renkli plastik telefonun ahizesini kaldırdı ve üç tuşa bastı. ‘’Çalıyor’’ dedi sahibinin işten dönmesini bekleyen bir köpeğin heyecanıyla. Diğer taraftan büro amirinin sesi geldi ‘’Merhaba amirim. Ben danışmadan Dürdane… Sağ olun efendim sağ olun. İşimiz bu bizim… İşte amirim benim bir tanıdık geldi de… Tamam, tamam… Tamam… Çok teşekkürler’’ dedi ve sertçe indirdi ahizeyi. ‘’Yavrum, amir seni çağırdı. Üçüncü katta seni bekliyor’’ dedi. Genç, yapmacık bir samimiyetle ‘’Çok teşekkürler. Çok yardımcı oldunuz’’ dedi. Musibet kadın bir an durdu, önündeki masaya baktı, sonra bütün cesaretiyle sordu. ‘’Yavrum şu babanın fotoğrafı bende kalabilir mi? Tabii sorun olmazsa eğer?’’ diye sordu. ‘’O babamın askerlikteki tek fotoğrafı’’ diye yalan söyledi genç. Babasının silahlı, silahsız, nöbette, yatakta, şınavda, mekikte bin tane fotoğrafı vardı askerde.

Musibet kadın, çocuğun sözlerini duyunca şekerpare gözleri patlıcan dolmasına döndü, ‘’Peki o zaman’’ diyerek iki göbeğinin arasına kaçan kumaş parçasını tekrar çekti çıkardı ve önüne döndü.

43
43

Genç, heyecanla arkasını döndü. Dilekçe parası için 10 kağıt vermeyi reddeden kadın bu sefer de hiçbir şeyden haberi olmayan yorgun yüzlü bekçiye ciyaklıyordu. Genç üçüncü katın sık merdivenlerini üçer üçer çıkıyordu ki önüne kahverengi, yer yer boyası kalkmış, üzerinde yaldızlı harflerle ‘’Büro Amiri Tevfik Yakup Karaosmanağaoğlu’’ yazan bir kapı çıktı. Genç elinin en kemikli yeriyle kapıya iki kere vurdu. ‘’Gel’’ dedi, bir büro amirine yakışmayan ince, yumuşak bir ses. Soluk sarı masanın arkasında kısa boylu, tığ gibi ince, omuzları dapdar, burnunun altında parlak sarı simitçi bıyığı biten, kafasının ortası kel, sarı saçlı bir çocuk oturuyordu. Dışarıda sokakta görseler fakirdir şuna bir parça yiyecek verelim dedirtecek kadar biçimsiz bir tipi vardı.

Genç adam büyük bir nezaketle başıyla selam verdi ve ‘’Merhabalar beni aşağıdan yolladılar. Benim babam 89 yılında vefat etti, yaklaşık 15 yıldır ben onun maaşını alıyordum fakat geçen ay 18 yaşıma girdim ve maaşım kesildi. Ben de maaşımı almaya geldim.’’ dedi. Büro amiri görünüşüne yakışmayan bir ağırbaşlılıkla gence uzun uzun baktı. Sonra başparmağıyla ağzının çatalındaki tükürüğü sildi. Yavaşça konuşmaya başladı. ‘’Demek baban öldü… Başın sağ olsun. Ben de iyi bilirim babasızlığı. Zordur… İşte ben de senin yaşlarındayım. Babamla oturmuşuz oturma odasında. Arkada radyodan türkü falan çalıyor. Babam çay içiyordu, bense çayı bir türlü sevemedim. Hep oralet içerdim o yaşlarda. Her neyse, işte konuşuyoruz derslerden falan. Konu benim

44
44

matematik notlarıma geldi. Benim matematiğim hep kırıktı o zamanlar. Bana öğüt veriyordu. Oğlum şöyle yap, oğlum böyle yap. Sonra ayağa kalktı, müsaadenle dedi ve tuvalete gitti. Bir daha da çıkmadı. ’’ Büro amiri bir an duraksadı. Koca yuvarlak gözlüklerini masasına koydu. ‘’Hadi neyse. Ölen ölmüş, kalan kalmış. Seni çok tuttum ben. Dur şu çocuğu arayayım ben’’ dedi, pişman bir şekilde ve sözlerini bitirdi. Telefonu kaldırdı, birkaç tuşa bastı, bekledi. ‘’Alo. Sana bir çocuk gönderiyorum. Benim bir tanıdığım. Kendisiyle ilgilen tamam mı? Tamam, tamam… Onu da odama çağır… Hadi görüşürüz’’ dedi, gence baktı. Aceleci bir tavırla ‘’Hadi, çabuk ol, adam seni yedinci katta bekliyor’’ dedi. Genç adam ‘’Allah sizden razı olsun amirim’’ dedi ve odadan hızlıca çıktı. Altıncı kattan yedinci kata çıkarken bol gömlekli, bol pantolonlu paspal bir adam göründü. Çocuğa ‘’gel, gel’’ dedi. Bomboş, kısa bir koridorda geçen maceradan sonra üzerinde ‘’Kayıt ve Defter Odası – Görevli Olmayanlar Giremez!’’ yazıyordu. Paspal adam, koca beyaz demir kapılı odayı koca parlak bir anahtarla açtı. Kapı açılır açılmaz içeriden bin bir türlü toz, böcek, fare çıktı. İçerisi ağzına kadar kalın, soluk sarı, numaralı defterlerle doluydu. Paspal adam ağzında geveleyerek ‘’Anlat bakalım. N’oldu?’’ dedi. Genç, musibet kadından, bebek yüzlü amirden sonra bir daha anlatmaya başladı derdini. ‘’Benim babam ’89 yılında ben üç yaşındayken vefat etti. Bense yaklaşık 15 yıldır onun sigortasından gelen maaşı alıyorum. Fakat geçen ay maaşım kesildi. Ben de bugün maaşımı almaya geldim.’’ Paspal adam gencin ağzından çıkanları duyar duymaz

45
45

gence boş gözlerle baktı. ‘’Oğlum senin gibileri bana sayıyla mı gönderiyorlar?’’ diye sordu. Genç şaşkın bir ifadeyle ‘’Efendim? Anlamadım?’’ dedi. ‘’Her gün senin gibi on tane adam geliyor bana. Yok babam öldü, yok anam öldü, yok şuyum öldü, yok buyum öldü. Yanlış anlama ama devlet yakında garibanlar için özel müdüriyet açacak, başına da beni getirecek.’’ dedi. Bir an derdini anlatmayı kesti ve gence sordu ‘’Kimliğin var mı yanında?’’ Genç kenarları kırılmış kimliğini çıkardı, paspal adama verdi. Paspal adam sol cebinden çıkardığı kağıda birkaç not yazdı ve üzerinde koca harflerle 97 yazan devasa defteri çıkardı. Bir anda parmakları sayfaların üzerinde gezerken, bir yandan da derdini anlatmaya devam etti. ‘’Bak sana diyorum. O danışmada oturan müsibet Dürdane var ya hep onun yüzünden oluyor böyle şeyler. Koca karı gibi herkesin hikayesini dinliyor. Sonra da beğendiklerini amire götürüyor. Hadi Dürdane’yi geçtim. Amir de mi salak? Torpilli morpilli ama koskoca amir neticede. Her odasına geleni, tanıdığı beller mi bir insan?’’ Paspal adam derdini anlattıktan sonra defteri hızlıca kapattı, raftaki yerine koydu, alaylı bir tavırla gence baktı.

-Koçum, senin kaydın burada değil.

-Değil mi? Peki nerede?

-Ne bileyim.

-Ee ne olacak şimdi?

46
46

-Ben nereden bileyim.

-Ne yapmam gerek şimdi benim?

-Şişli’ye git, orada yardımcı olurlar sana.

-Yahu daha kısa bir yolu yok mu? Benim çok acelem var.

-Aslında işini beş dakikada halledebileceğin bir yer var.

-Neresi orası?

-Baş müdüriyet.

-Nasıl giderim oraya?

-Harem’den her saat başı Ankara otobüsleri kalkıyor. Onlardan birine bin. Ankara’da senin gözünü kırpmana müsaade etmeden işini hallederler vallah… Haydi güle güle koçum. Kapıyı arkandan kapatırsın.

Genç ‘’Peki. Eyvallah abi.’’ dedi. Soluna baktı, sağına baktı. Müsibet Dürdane’yi, torpilli amiri düşündü. ‘’Şerefsizler’’ dedi şiddetle. Kolundan salya akan parkasıyla müdüriyetten sessiz sessiz çıktı.

47
47