Kabul edilmiş bir geceye adanmış bir düz yazı. Sokaklar hala bıraktığınız gibi. Sıklıkla yürüdü- ğüm yollar merdivenlerle dolu. Merdivenler bu gece daha yakın. İnsanlar uzak. İki gün evden dışarı tek adım atmadıktan sonra insanları anlama çabası bu düzyazı. Fark ettiğim şu ki, insanlardan uzak kaldığın sürece insanların koşuşturmacası daha anlamsız hale gelmeye başlıyor. Metal konserinde pogonun içindeyken ne kadar aptal gözüktüğünün farkına varamayıp dışardan izlediğinde karşılaştığın manzara gibi. Her zaman en büyük sorunlara kendi içselliğinin sahip olduğuna dair olan kompleksin gibi...
gittiğim son sergide çıplak vücudunu gördüm
üstündeki kıyafetler bir ülke bayrağı kadar belirginmiş, seni belirleyen
öldüğünde seni
bırak çıplaklığına saralım
bayrakları kimsesizler sahiplenir.
Düşler. Kediler yol verdi bu gece bana. İçgüdüsel. Arabalar üzerime doğru gelirken bedenim zaten ayaklar altındaydı. Kendi bedenini kendin çiğnersin bazen işte. Dişlerinde taze kan izi de bırakmadan. Kan damlar ama göremezsin çünkü istediğin her an bir 17. yüzyıl gecesidir...
masallar yazıldı vampir masalarında
kimse bilmez ama en güzel vampirler gündüz yaşamakta
tramvaylara yapışmış çocuk ruhlu gündüzleri
ruhsuz iki araba toplamakta
mavi-kırmızı
Metro. Pembe bir ruj, erkeklerin ya da kişilerin beğenisine sunulduğundan habersiz bir şekilde yolculuk ediyor olmaması gereken bir yere doğru. Birkaç öpüş sonrası pembe rujun yolları çatallanarak paralel zamana ortak olacak. Aynı anda iki farklı yerde varoluşun mümkünlüğü gerçek olacak. Kimsenin dudaklarına konu olmadan. Her şey iki insanın birlikte uyuyup uyumamasına bağlı. Hayatla birlikte uyuyorum. Hayatla birlikte ölüyorum. Ölümünü metro kalabalığının dudaklarına sürüyorum...
son adımlarını attın sokağa
düşlerin hep meydanlarda kaldı
sokaklar siyaha boyanmış aynalar
en güzel oyuncaklar gençliğe bulanmış sular altında
kalabalıklar,
ağlar mı hiç
ya da
yalnız kalır mı
yürüdüğün her kaldırımda ruj lekeleri varken.