Pencereden sızan titrek gün ışığı uzandığı yerden yüzüne yansıyordu kadının. Akşamdan açık kalan pencerenin perdesini havalandırdığı kadar içeriye doluyordu rüzgâr. Onun usulca inip kalkan göğsünün üzerinden nefesine karışıyor, yüzündeki çizgilerden ruhunun boşluklarına doluyordu. Kirpiklerine takılan uykudan gözlerini ağır ağır araladı. Tavanda belli belirsiz canlanan hayallere takıldı gözleri.
Her şeyi bir masada konuşmak ve konuşulanları o masada bırakıp asla düşünmemek üzere gitmiş olmanın hazin tadını adımlamıştı ayların hiç bu kadar belirgin yaşanmadığı bir mayıs akşamında. Tavanda o mayıs akşamından kalan yıldızlar... Rüzgârın dağıttığı saçlarını sağ elinin parmaklarıyla kulağının arkasına atışını ve gülümseyişini gördü. Masa örtüsünün renklerine takılmıştı sonra. Kırmızı zemin üzerine siyah yatay çizgiler vardı. Siyah çizgiler örtünün ortasından başlayıp uçlarında son buluyordu. Neden siyah? Bu haliyle pek iç açıcı olmadığını, ya bu örtülerin değiştirilmesi ya da bir şeyler örtmekten vazgeçmeleri gerektiğini söylemek istedi, söylemedi. Aslında canı bir şeyler söylemek istemiyordu, aslında canı hiçbir şey yapmak
istemiyordu. Saatlerce detaylar üzerinde kafa yorabilirdi ama bunu anlatacak tek bir lafa mecali yoktu. Bakışları donmuştu bir süre boşlukta. Sahiplenmek… Senin olanı mı yoksa senin olmayanı mı korumak? Seninse bunun için izin almalı mıyım yoksa senin olmayanı aldığım için özür mü dilemeliyim? Demişti kadın, mayıs akşamında oturduğu masada. Ölmek ve gitmek aynı şey midir diye devam etmişti içinden. Siz ölürken de giderken de gitmiş oluyordunuz ve mutlaka ardınızda kalan birileri oluyordu. Ki ölmenin geri dönüşü olmadığı gibi gitmenin de olmayabilirdi pekâlâ. Ama asıl mesele iki tarafta da son sözlerimizi söyleyebilmeye zamanın olup olmamasıdır. Tabi konuşmak isterseniz ve bu daima kendinden bir şeyler verme çabasıdır. Bütün bunlar aynı şey! Gidiyorum çünkü senin için, ölüyorum çünkü senin için, susuyorum çünkü; Başkaları için bir şey yapmaya başladığım zaman on yaşındaydım. Babanıza sarılırken ceketinin cebinden sigara aşıracak kadar zamanınızın olduğunu da biliyordum ve yeteneğinizin. Ve bunu yaparken kendinizi sorgulamaya gereksinim duymadığınızı çünkü bunu öylesine yapıyordunuz. Sıradanmış gibi, sanki böyle yaparken asla suçlu değilmişsiniz gibi. Evet, tam olarak on yaşındaydım ablam için babamdan sigara çaldığım zaman. Ben küçüktüm bir kere ve sebepsiz de sarılabilirdim babama fakat ablamın böyle bir şeye yeltenecek kadar ne çocukluğu vardı ne de nedeni. Sonra ben kimse için bir şey yapmadım, babam öldü ve ablamın sigaraya yetecek kadar parası vardı, nedeni de… Susuyordum çünkü sizin için! Yani şimdi gelmiş kendi içimde içimin
muvazenesini yapıyorken savunmam kimeydi? Muhtemelen buradan kalkarken söylediklerimin tek bir lafını sonradan düşünmeden kalkmış olacaktım. Ve masa örtüsü de şu an kadar sinir bozucu olmayacaktı demişti kadın içinden konuşmaktan vazgeçip bazı şeylerin uluorta söylenmesi gerektiğine kanaat verince. Daha sonra hesabı küllüğün altına sıkıştırmış rüzgârdan yüzüne dökülen saçlarını gerisingeri itelemişti.
Uzandığı yerden doğruldu kadın. Pencereye yönelerek perdeyi çekti. Şimdi daha çok ışık ve rüzgâr giriyordu odaya. Saçını sol omzunun üzerine getirdi. Parmaklarının her hücresinde saçının tutamlarını hissederek örmeye başladı. Ucunu bağladıktan sonra sırtının genişliğine saldı. Yüzü pencereye dönük; ”yalın yalnızlık içinde güzeldir insanlar.” dedi. Gülümsedi.